Şumnu, bugün Türklerin yoğun olarak yaşadığı ve Bulgaristan’ın en önemli şehirlerinden biri olarak varlığını sürdüren bir şehirdir. Bulgaristan’ın kuzeydoğusunda, Rusçuk, Razgrad, Silistre ve Dobriç şehirleriyle birlikte Deliorman bölgesinin kalbinde yer alır. Ancak Şumnu, yalnızca harita üzerinde bir nokta ya da sıradan bir yerleşim yeri değildir. Bu şehir, ilmin, faziletin, yaşanmışlıkların, ayrılıkların, özlemlerin, mücadelelerin ve yeniden doğuşların sessiz tanığıdır.
Şumnu’nun tarihi milattan önce Traklara kadar uzanmaktadır. XVI. yüzyıla kadar şehir; Roma, Bizans ve Bulgar hâkimiyeti altında kalmıştır. Bu dönem boyunca bir kale şehri olarak stratejik önemini koruyan Şumnu, zamanla gelişip büyümüştür.
Şehrin adı, Osmanlı döneminin ilk zamanlarında Şumlu, Şumli veya Şumla şeklinde telaffuz edilmiştir. Zaman içinde bu ad, bugünkü Şumnu biçimine dönüşmüştür.
Şumnu, 1388 yılında Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. Şehir, I. Murad döneminde, Çandarlı Ali Paşa’nın kumandasındaki Osmanlı kuvvetleri tarafından fethedilmiştir.
Ve Şumnu… yolcuların da şehriydi. Yüzyıllar boyunca nice seyyah bu şehre uğradı; seyyahların kaleminden dökülen satırlarda Şumnu, kimi zaman sağlam surlarıyla güven veren bir kale, kimi zaman ilim ve irfanla yoğrulmuş bir merkez, kimi zaman da canlı çarşıları ve düzenli mahalleleriyle örnek bir Osmanlı şehri olarak tasvir edildi.
1651 yılında Şumnu’ya gelen Evliya Çelebi, şehir hakkında on cami, birçok mescid, yedi mektep, bir han, bir hamam, 300 dükkân, on mahalle ve yaklaşık 2000 ev bulunduğunu kaydetmiştir.

Fransız coğrafyacı Jean-Denis Barbié du Bocage, Şumnu’yu bölgenin başlıca şehirlerinden biri ve Eflak ile Boğdan’ı İstanbul’a bağlayan önemli bir merkez olarak tanımlamaktadır. Ayrıca dokumacılık, boyacılık, çömlekçilik ve bakırcılık gibi zanaatların geliştiği; ipek, demir ve bakır üretimine yönelik atölyelerin bulunduğu kaydedilmiştir.
Balkanların en önemli gözlemcilerinden biri kabul edilen Ami Boué ise 1836 yılından itibaren yaptığı seyahatlerde Şumnu’yu yaklaşık 20.000 nüfuslu, çoğunluğu Müslüman Türklerden oluşan; bununla birlikte önemli sayıda Bulgar nüfusu da barındıran bir şehir olarak anlatmaktadır.
Ve Şumnu, aynı zamanda kudretin ve stratejinin de merkeziydi. Osmanlı döneminde önemli bir askerî ordugâh merkezi olarak şehir, sefer yollarının en mühim duraklarından biri hâline gelmişti. 1768 yılından itibaren başlayıp XIX. yüzyılın son çeyreğine kadar aralıklarla devam eden Osmanlı-Rus savaşları boyunca Şumnu, Osmanlı ordularının temel üslerinden biri hâline gelmiştir.
Osmanlı idaresinde Şumnu, askerî konumunun yanı sıra önemli bir kültür merkezi hâline gelmiştir. Mürekkebin kâğıtla buluştuğu o anlarda kelimeler yalnızca yazılmaz, adeta ruh kazanırdı. Bu ruhun en zarif yansımalarından biri de hat sanatında saklıydı.
1827 yılında Sultan II. Mahmud’un ziyareti ve hattat İbrahim Şevkî’nin görevlendirilmesiyle bu sanat geleneği daha da gelişmiş, zamanla “Şumnu işi” olarak anılan özgün bir üslup ortaya çıkmıştır. Şumnu’da istinsah edilen mushaflar, Osmanlı hat ve cilt geleneğine bağlı kalmakla birlikte, geleneksel motiflerle Avrupa tarzı süslemeleri bir araya getiren kendine has estetik yapısıyla dikkat çekmektedir.
Ayrıca, Şerif Halil Paşa’nın şair, hattat ve astronomiyle ilgilenen bir şahsiyet olarak vakfiyesine koyduğu şartlar neticesinde Şumnu, zamanla dinî ve kültürel bir merkez hâline gelmiştir.

Ve bir zamanlar… Şehrin yolları bir başka heyecana da tanıklık etti. Bir Osmanlı sultanının Şumnu’yu ziyareti, yalnızca bir devlet hadisesi değil, halkın kalbinde yankı bulan büyük bir buluşmaydı. Nitekim 5 Mayıs 1837’de Sultan II. Mahmud, 11 Haziran 1846’da ise Sultan Abdülmecid, kuzeydoğu Bulgaristan’da gerçekleştirdikleri teftiş ve ziyaretler kapsamında Şumnu’ya da uğramışlardır.
Ve Şumnu, aynı zamanda bir sufi nefesidir. Geceler sessizliğe büründüğünde, eski dergâhların duvarlarında yankılanan zikirlerin izleri hâlâ hissedilir.
18. ve 19. yüzyıllarda Şumnu, Bulgaristan’daki tasavvufî hayatın canlı ve hareketli merkezlerinden biri olarak öne çıkmıştır. Bu çerçevede Celvetiyye tarikatı, 17. yüzyılın ortalarından itibaren Şumnu’da etkisini göstermeye başlamış; Cerrâhiyye ise 1771–1772 yıllarında Muhsinzâde Mehmed Paşa’nın himayesiyle bölgede yaygınlık kazanmıştır. Bektaşîliğin ise 1790 yılında Cezayirli Gazi Hasan Paşa ile birlikte Şumnu’da görünür bir varlık kazandığı anlaşılmaktadır.
Ve bugün hâlâ… Osmanlı bakiyesi eserler, bu geçmişin sessiz şahitleri olarak ayakta durmaktadır. Yıpranmış bir çeşme taşında, zamanın aşındıramadığı bir kitâbede, yarısı silinmiş bir mezar taşında Şumnu’nun hafızası saklıdır.
XVIII. yüzyıl ile birlikte Şumnu’da 1729–1730 yıllarında Hacı Ahmed el-Acem, aynı adla kurulan mahallenin çekirdeğini oluşturan Kıllâk Camii’ni inşa ettirmiştir. Ardından 1751 yılında büyük bir hamam, 1740 yılında ise bir saat kulesi yapılmıştır.
1744 yılında Şerif Halil Paşa tarafından Lâle Devri estetiğini yansıtan, barok üsluplu büyük kubbeli bir cami, medrese, mektep ve kütüphane inşa ettirilmiştir. Geniş kubbesi sebebiyle halk arasında “Tombul Camii” olarak da anılan bu yapının uzun kitâbesi, Rumeli Kazaskeri Elhac Ni‘metullah tarafından kaleme alınmıştır.
XVIII. yüzyılın ikinci yarısında ise Reis Paşa Camii, Kurşunlu Çeşme ve günümüze ulaşan bedesten inşa edilmiştir. Kurşunlu Camii, geniş bir yeniçeri kışlası içerisinde yer almakta olup Silistre Valisi Yeğen Mehmed Paşa tarafından yaptırılmıştır. Uzun kitâbesi Kânî’nin erken dönem çalışmalarından biridir. Yapının hattatı ise Yesârî Mehmed Esad Efendi’dir.
Ve vakıflar… Şumnu’nun görünmeyen kalbiydi. Camiler, mektepler, köprüler, hanlar ve hatta yollar; hepsi vakıf sistemi sayesinde varlığını sürdürür, adeta nefes alırdı. Şumnu’da bir çocuk ilim öğrenebiliyorsa, bir yolcu barınabiliyorsa, bir yoksul karnını doyurabiliyorsa; bu, vakıf geleneğinin ince ve derin merhametinin bir sonucuydu.
Şumnu vakıfları, ölçek bakımından nispeten sınırlı bir yapıya sahip olmakla birlikte, sundukları düzenli hizmetler sayesinde şehrin tarihsel gelişiminde önemli bir rol oynamıştır.
Bu şehir, ulemanın şehriydi. İlim ehlinin, kalemle dünyayı anlamaya çalışanların, kelimelerle hakikati arayanların mekânı… Bulgaristan Türklerine en büyük hizmeti dokunan çok değerli öğretmenlerin de Şumnulu olması ve Şumnu’da yetişmesi, bu şehrin eğitimdeki derinliğini gösteren sessiz ama güçlü bir gerçektir. Onlar, zor zamanlarda dilini, kimliğini ve inancını korumaya çalışan bir topluma ışık oldular. Sadece ders anlatmadılar; bir nesli ayakta tuttular.
Bu çerçevede, Osmanlı sonrası dönemde Şumnu’da yetişen önemli şahsiyetler arasında, dinî ilimlerdeki yetkinliği ve bir dönem Başmüftülük görevinde bulunmasıyla tanınan Hocazâde Mehmed Muhyiddin Efendi, uzun yıllar Nüvvâb Medresesi’nde yöneticilik yapan Emrullah Feyzullah Efendi, Şumnu’nun eğitim ve kültür hayatına önemli katkılar sunan Osman Nuri Peremeci, öğretmen ve yazar kimliğiyle öne çıkan Hafız Abdullah Fehmi ile Süleyman Sırrı Efendi özellikle zikredilmelidir.
1873–1874 tarihli Tuna Vilayeti Salnamesi’ne göre Şumnu’da 22 sıbyan mektebi ve 6 medrese bulunmaktaydı. Modern tarzda ilk Türk Rüşdiye Mektebi 1871–1872 yıllarında açılmıştır.
1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında siyasi dengeler değişmiş olsa da Şumnu, Bulgaristan Türklerinin eğitim ve kültür merkezi olma vasfını korumayı sürdürmüştür. Bulgaristan Türk Muallimler Birliği’nin ilk kuruluş toplantısının 1906 yılında burada yapılması, ardından sonraki önemli kongrelerin yine Şumnu’da gerçekleştirilmesi, şehrin Bulgaristan Türk toplumu için taşıdığı anlamı daha da güçlendirmiştir.
Türk okullarının ihtiyaç duyduğu öğretmenleri yetiştirmek amacıyla 1918 yılında Şumnu’da Türk Öğretmen Okulu (Dârül-muallimîn) açılmıştır. Devlet tarafından desteklenen bu okul, ilk mezunlarını 1920 yılında vermiş ve her yıl ortalama 50 öğretmen yetiştirerek Bulgaristan’daki Türk okullarına göndermiştir. Bu öğretmenler yalnızca ders anlatan kişiler değil, aynı zamanda dilin, kültürün ve kimliğin taşıyıcıları olmuşlardır.
Osmanlı Devleti Bulgaristanlı Müslümanlara ilk büyük yatırımını eğitim-öğretim yani kadro yetiştirme alanına yapmaya karar vermişti. Bu o dönemin medeniyetinin üstüne çıkıp öne geçilebilmesi için açılan tek yoldu.
Şumnu’nun ilim geleneği içinde ise 1922 yılında açılan Medresetü’n-Nüvvâb apayrı bir yer tutar. Medrese iki bölümden oluşmaktaydı. Bulgaristan Türklerinin eğitim tarihinde müstesna bir yere sahip olup, Türk azınlığının en yüksek öğretim kurumu olarak haklı bir şöhret kazanmıştır. Okulun beş yıllık tali ve üç yıllık âli olmak üzere iki bölümü bulunmaktaydı. Bu medrese, sadece bir eğitim kurumu değil; Balkanlar’a yayılan bir ilim ve irfan merkezidir. Burada yetişen âlimler, müftüler, öğretmenler ve fikir adamları, sadece Şumnu’da değil, Bulgaristan’ın, Türkiye’nin ve Balkan coğrafyasının dört bir yanında etkili olmuşlardır.
Şumnu’daki Nüvvâb, Osmanlı’da 1855 yılında İstanbul’da açılan Muallimhane-i Nüvvâb ve 1887 yılında Saraybosna’da kurulan Mekteb-i Nüvvâb ile aynı eğitim geleneğinin devamı niteliğindedir. Farklı coğrafyalarda ve farklı siyasi şartlar altında varlık göstermelerine rağmen bu kurumlar arasında güçlü bir tarihî bağ bulunmaktadır.
1989 yılındaki komünist yoneliminin düşürülmesiyle başlayan demokratikleşme sürecinde, Bulgaristan Türkleri adlarına, dil ve kültürüne kavuşmaya başladı. Temel insan hak ve özgürlüklerinin gerisin geriye verilmesiyle, tarihî Nüvvâb Mektebi yeniden hayat bulmuş ve 3 Ekim 1990 yılında İmam-Hatip Lisesi olarak eğitim faaliyetlerine başlamıştır. Bu yeniden doğuş, geçmişin küllerinden yükselen bir diriliş sembolü olmuştur. Bugün de Şumnu’da eğitim ve kültür geleneği yaşamaya devam etmektedir. 1992 yılında Konstantin Preslavski Şumnu Üniversitesi bünyesinde kurulan Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü lisansüstü seviyeye kadar eğitim verirken, 2015 yılında başlatılan imam kursları da bölgedeki din hizmetlerinin sürekliliğini sağlamaktadır.
Şumnu Türkleri Osmanlı-Rus ve Balkan Savaşları gibi en ağır dönemlerde de milli benliklerini korumasını bilmişlerdir. Şumnu, okulları ve Türk basınıyla temiz Türk köyleriyle, Türklerin müslümanlığa, Osmanlı-İslâm geleneklerine içten bağlılığıyla bilinmiştir.