Balkanlar’daki Osmanlı mirası dendiğinde zihnimizde genellikle taşa kazınmış bir ihtişam canlanır: Köprüler, camiler ve şehir dokuları, bu hâkimiyetin maddi izleri olarak hâlâ ayaktadır. Mostar’ın zarif kavisleri, Selanik’in mağrur kuleleri veya Üsküp’ün dar sokaklarında yankılanan ezan sesleri… Bu mimari mühür kuşkusuz bizler için paha biçilemez bir hafıza mekânı oluşturur. Ancak bu fiziksel yapıların, köprülerin ve kervansarayların ardında, onları inşa eden iradeyi besleyen, devletin bekasını ve toplumun ahlâkını ilmek ilmek dokuyan çok daha derin bir “fikrî mimari” vardır. Biz bugün Balkanlar’ı sadece idari ve askeri bir hatıra olarak anarken, o topraklarda üretilen ve imparatorluğun kalbine, yani Payitaht’a yön veren düşünce birikimini çoğu zaman kütüphane raflarının tozuna terk ediyoruz. Oysa asıl kalıcı miras, zamanın yıpratıcı etkisine direnen, yüzyıllar geçse de güncelliğini koruyan yazılı fikirlerdir.
Bu yazılı mirasın özgün ve derin duraklarından biri, Manastırlı Terzizâde Mahmud ve onun Fezâilü’l-Cihâd (Cihadın Faziletleri) adlı eseridir. Tozlu raflarda keşfedilmeyi bekleyen bu eser, bize cihadın ne denli ulvi bir amel olduğunu resmetmekle kalmıyor. Aynı zamanda, bir medeniyetin ayakta kalma formülünü de fısıldıyor. Dahası cihadı; askerî, hukuki, siyasi ve en önemlisi ahlâki boyutları olan bütüncül bir yapı olarak kurgulamasıyla dikkatleri çekiyor.
Gelin, Balkanlar’ın bu unutulan fikir köprüsünden geçerek, bugün dahi siyaset ve toplum anlayışımıza ayna tutma potansiyeline sahip bir âlimin entelektüel dünyasına adım atalım.
Manastırlı Bir Âlim-Bürokratın Dünyası
Terzizâde Mahmud Efendi, Osmanlı ilmiye sınıfının masa başında kalmamış simalarındandır. Medrese geleneği içinde yetişmiş, seferlerde tezkirecilik yapmış, Mekke’de uzun yıllar ilimle meşgul olmuş bir âlimdir. Onun hayatı, ilmin siyasetten kopuk olmadığını gösteren canlı bir örnektir.
En dikkat çekici nokta ise şudur: Terzizâde, eserini uzlet hâlinde kaleme alır. Ancak bu inziva, dünyadan kaçış değil dünyayı daha berrak okumak içindir. Fezâilü’l-Cihâd, bu sessizliğin içinden yükselen gür bir sedadır.
Meliklerin Başucu Kitabı: Terzizâde’nin Mühür Cümlesi
Terzizâde, eserinin mahiyetini ve kimlere yol göstermek için kaleme alındığını şu veciz sözlerle mühürler:
Bu kitap, Melikler (sultanlar) için eşsiz bir bahçe, Halifeler ve Hanif imamlar için ise bir yoldaş olmaya layıktır. Nasıl olmasın ki, hevasından konuşmayan (Hz. Peygamber’in) hadislerini içermektedir.[1]
Terzizâde’nin bu cümleleri, kitabın kütüphane rafları için değil doğrudan yönetme sorumluluğu taşıyanlar için yazıldığını gösterir. Peki bu metin, meliklere nasıl bir yönetim anlayışı sunar?
Cihadın Dayandığı Zemin: Sultan, Adalet ve İlme Hürmet
Fezâilü’l-Cihâd’ın satır aralarında, etkili bir cihad için siyasetin diğer bir ifadeyle ideal bir devlet modelinin üç temel sütunu yükselir:
1. Sultan: Terzizâde, sultanı Allah’ın yeryüzündeki gölgesi ve mızrağı olarak tanımlar. Gölge, mazlumları koruyan adaleti, mızrak ise zulmü bertaraf eden caydırıcılığı simgeler. Ancak sultanın otoritesi keyfî değil, ilahi bir emanettir.
2. Daire-i Adalet (Adalet Çemberi): Müellif, devletin bekasını Kisrâ Enûşirvân ve Hz. Ali’ye atfedilen meşhur bir döngüye bağlar: Ordu olmadan devlet olmaz, mal olmadan ordu kurulmaz, halk olmadan mal toplanmaz ve adalet olmadan halk korunmaz.[2] Bu sebeple liderlik, sadece yönetmek değil, mazlumlar için bir “melce” (sığınak) olabilmektir. Güç, ancak adaletin emrindeyse gerçek bir güçtür.
3. Âlimlere Hürmet: Terzizâde’ye göre bir devletin istikrarı yalnızca kılıçla veya altınla değil, “görünmez bir ordu” ile korunur. Bu ordu, âlimler ve ilim talebeleridir. Müellif’in bu noktada Nizamülmülk’e dair anlattığı kıssa bu noktada sarsıcıdır: İlim talebelerine yapılan büyük harcamalar eleştirildiğinde ünlü vezir, “Ben sizin için, duaları reddedilmeyen bir ordu kurdum,”[3] diyerek ordunun sadece kışlada değil, medresede de kurulduğunu vurgular. Burada vurgu, sultanın bilgiye ve onu taşıyanlara hürmet etmesinin devletin bekası için yapılmış en büyük yatırım olduğudur. Çünkü bilgi ve dua, kılıcın ve paranın ulaşamadığı manevi boşlukları doldurarak devleti içeriden tahkim eder.
Cihadın Hukuki ve Manevi Sınırları
Eserin en çarpıcı kısımlarından biri, müellifin cihadın manevi yakıtı olan “niyet” üzerine yaptığı vurgudur. Terzizâde’ye göre niyet, amelin ruhudur. Sadece dünya menfaati veya gösteriş için yapılan bir eylem, dışarıdan ne kadar görkemli görünürse görünsün, manen bir cesetten ibarettir. Bu cihadın manevi sınırıdır.
Cihad, Terzizâde’nin metninde hukuk ve ahlâk disipliniyle çevrelenmiştir. Eserde ganimetin taksiminden ticaret yasaklarına, esir değişiminden çevre ahlâkına kadar her aşamanın hukukla örüldüğü görülür. Terzizâde’ye göre Müslümanların üstünlüğüne hizmet etmeyen barış ya da düşmanı güçlendiren bir ticaret meşru değildir. Bu da cihadın kurallı bir eylem olduğunu ortaya koyar.
Terzizâde’nin en çarpıcı katkılarından biri ise cihad hükümlerinin nüzul sürecine dair yaptığı ayrımdır. “Nesh” ile “münsâ” arasındaki fark üzerinden, Mekke dönemindeki sabır ve af emirlerinin tamamen geçersiz kılınmadığını aksine zayıflık dönemleri için ertelenmiş birer rehber olarak korunduğunu savunur. Bu yaklaşım, cihadın barış ve sabrı ortadan kaldıran bir anlayış değil Müslüman toplumun içinde bulunduğu şartlara göre nasıl hareket edeceğini belirleyen bilinçli bir yol olduğunu gösterir.
Ölümü Yaşama Dönüştürmek: Şehitlik ve Manevi Motivasyon
Terzizâde, cihadın en az savaş kadar önemli bir yönüne odaklanır: İnsan unsuruna. “Cihadın faziletinin beyanı” başlığı altında, büyük ölçüde Buhârî ve Müslim’de yer alan rivayetlerden oluşan geniş bir hadis derlemesi sunar. Ancak bu bölüm, sadece faziletleri sıralayan bir anlatı değildir. Asıl hedef, insanı eyleme hazırlayan manevi bir zemin inşa etmektir.
Cihadın faziletleri ve şehitliğin uhrevi mükâfatları etrafında örülen bu anlatı, ölüm algısını dönüştürerek onu anlamlı bir özleme çevirmeyi hedefliyor. Böylece müellif, daha önceki bölümlerde kurduğu siyasi, hukuki ve ilmî çerçevenin hayata geçebilmesi için gerekli olan en kritik unsuru —yani insanı— manevi açıdan donatıyor. Terzizâde tabii ki bunu yalnız rivayet dizerek yapmıyor aynı zamanda hikâye ve şiirle bir duygu dili de kuruyor. Ayet, hadis, hikaye ve şiirle kurduğu ana temada da şu fikri içselleştiriyor: Can ve mal, Allah’a “satılan” bir sermaye; ölüm ise yok oluş değil, ebedi hayata bir geçiş.
Metnin en güçlü kırılma noktalarından biri, şehitliğin kapsamının genişlemesi. Terzizâde, şehitliği yalnızca “çatışmada ölmek”le sınırlamıyor samimi niyetle cihadın herhangi bir safhasına katkıyı da hesaba katıyor. Ardından şehitlik kapsamını genişletiyor:
Böylece hayatın meşru mücadeleleri de bu kutsal mertebe kapsamına alınıyor.
Hudeybiye, Hayber, Mekke: Cihadın Üç Hâli
Terzizâde eserini bitirirken bizi, Hudeybiye Antlaşması, Hayber Seferi ve Mekke’nin Fethi sahnelerine götürüyor. Bu olayları, önceki bölümlerde kurduğu siyasi, hukuki ve ahlâki ilkelerin tarih sahnesindeki karşılığı olarak okuyor. Bu sahneler, gücün, hukukun ve ahlâkın birlikte nasıl işletileceğini gösteren canlı bir yönetim pratiği aslında.
Hudeybiye, görünürde geri adım gibi duran bir barışın, sabır ve diplomasiyle nasıl zafere dönüştüğünü gösterir. Burada diplomasi, cihadın masadaki yüzü olarak karşımıza çıkar. Hayber Seferi, ganimet paylaşımından esirlere muameleye kadar savaş hukukunun sahadaki uygulamasını somutlaştırır. Mekke’nin Fethi ise sürecin zirvesidir. Gücün doruğunda ilan edilen genel af ve liyakat esaslı yönetim, cihadın yıkmak için değil adaletle inşa etmek için yapıldığını ortaya koyar.
Bu üç tarihi dönüm noktası bir araya geldiğinde, Terzizâde’nin evrensel mesajı berraklaşır: Hudeybiye diplomasiyi, Hayber hukuku, Mekke ise merhamet ve liyakatle taçlanan o nihai zafer idealini temsil eder. Yazar, bu anlatılar üzerinden bizlere sadece geçmişi anlatmaz; her çağda geçerliliğini koruyan, gücün ahlâkla çevrelendiği bir yönetim rehberi sunar.
Sonuç: Osmanlı Avrupası’nda Üretilmiş Bir Metnin Bugüne Söyledikleri
Manastırlı Terzizâde’nin Fezâilü’l-Cihâd adlı eseri, cihadı yalnızca askeri bir faaliyet olarak ele almayan bütüncül yaklaşımıyla Osmanlı düşünce dünyasında dikkat çekici bir yere sahiptir. Eser, ulema ile siyaset arasındaki ilişkiyi görünür kılarken; cihadı siyasi, hukuki, ahlâki ve manevi boyutlarıyla birlikte düşünmeyi önerir. Kur’an ve sünnet merkezli bir zeminde şekillenen bu yaklaşım, fıkıh, siyer ve tasavvuf gibi farklı alanlardan beslenerek zenginleşir. Terzizâde, hukuki çerçevenin yanında tarihî örnekler ve anlatılarla cihadın insani ve ahlâki yönünü de öne çıkarır. Bu yönüyle eser, sadece ilmî bir kaynak olmanın ötesine geçerek yöneticiden âlime, askerden halka uzanan geniş bir kitleye hitap eden çok katmanlı bir rehber niteliği taşır. Balkanlar’da kaleme alınmış olması ise bu metni ayrıca anlamlı kılar. Zira bu eser, Osmanlı Avrupası’nda yalnızca mimari değil, fikrî bir mirasın da üretildiğini açıkça gösterir. Bugün bu metni yeniden okumak, cihadın geleneksel İslam düşüncesinde ne kadar kapsamlı, sınırlı ve sorumluluk temelli bir kavram olduğunu hatırlamanın yanı sıra bugünün güç, hukuk ve ahlâk anlayışını yeniden sorgulamaya davet eder.
Not: Bu yazı Uluslararası Akhisari Çalıştayı: Osmanlı Avrupa’sında Siyaset ve Ahlak (1500-1800) başlıklı çalıştayda sunulmuştur.
[1] Manastırlı Terzizâde, Fezâilü’l-Cihâd, Süleymaniye Kütüphanesi, Şehid Ali Paşa, nr. 519, vr. 5a.
[2] Manastırlı Terzizâde, Fezâilü’l-Cihâd, Süleymaniye Kütüphanesi, Şehid Ali Paşa, nr. 519, vr. 12a.
[3] Manastırlı Terzizâde, Fezâilü’l-Cihâd, Süleymaniye Kütüphanesi, Şehid Ali Paşa, nr. 519, vr. 13a.