Osmanlı Devleti’nin iktisadî, askerî ve idarî yapısının belkemiğini oluşturan unsurlardan biri hiç şüphesiz mîrî arazi sistemi ve buna bağlı olarak işleyen timar düzenidir. Anadolu ve Rumeli coğrafyasında uygulanan bu sistem, toprağın mülkiyetinin devlete ait olduğu, kullanım hakkının ise reayaya belirli yükümlülükler karşılığında tahsis edildiği bir yapıyı ifade eder. Timar sistemi yalnızca bir toprak tasarruf modeli değil; aynı zamanda devletin vergi gelirlerinin sürekliliğini, askerî organizasyonunu ve toplumsal düzenini teminat altına alan çok katmanlı bir mekanizmadır.
Bu sistem çerçevesinde reaya, mîrî arazileri ekip biçme hakkına karşılık çeşitli vergilerle mükellef tutulmuştur. Resm-i çift, öşür, sâlâriye (harâc-ı mukâseme) gibi vergiler, timar düzeninin devamlılığını sağlayan temel unsurlar arasında yer alır. Ancak Osmanlı’da uygulanan bu vergi düzeni, klasik İslam hukukunda yer alan mülk (öşrî ve harâcî) arazi sistemine bağlı olarak tahakkuk eden vergilerle birebir örtüşmemektedir. Bu durum, reaya arasında Osmanlı toprak ve vergi düzeninin şer‘î meşruiyetine dair soru işaretlerini belirgin biçimde artırmış; uygulamaların bütünüyle şer‘î çerçevenin dışında olduğu yönündeki itirazların yaygınlaşmasına yol açmıştır. Reayanın bu bakış açısı, devletin iktisadî ve idarî uygulamalarının meşruiyeti üzerinde süregelen tartışmaların temelini oluşturmuş ve Osmanlı hukuk düşüncesinde şer‘î temellendirme çabalarının önemini daha da görünür kılmıştır.
Osmanlı Ulemasının Mîrî Toprak Sistemini Şer‘î Temellendirme Çabası
Osmanlı uleması, mîrî arazi sistemini bütünüyle şer‘î çerçeve dışında bırakmamış; aksine, bu sistemi klasik İslam hukukundaki harâcî arazi sistemiyle mukayese ederek meşrulaştırmaya çalışmıştır. Bu doğrultuda mîrî araziden alınan öşür ve sâlâriye, ibadet mahiyetindeki zekât olarak değil, harâc-ı mukâseme kapsamında değerlendirilmiştir. Böylece hem gayrimüslim reayanın vergilendirilmesi mümkün kılınmış hem de devletin mali esnekliği korunmuştur.
Bununla birlikte Osmanlı vergi sisteminde, klasik fıkıh literatüründe açık karşılığı bulunmayan bazı vergiler ve yaptırımlar da mevcuttu. Resm-i arûsâne, resm-i otlak, resm-i harîr ve cebr-i ikâmet gibi uygulamalar, ulemanın şer‘î gerekçelendirmekte zorlandığı alanlar arasında yer almıştır. Bu noktada dikkat çekici olan husus, Osmanlı ulemasının büyük bir kısmının bu tür meselelerde ya sessiz kalması ya da sınırlı açıklamalarla yetinmesidir.
Pîr Mehmed Üskübî’nin Ayırt Edici Yaklaşımı
İşte tam bu noktada Pîr Mehmed Üskübî, Osmanlı ilmiye geleneği içerisinde istisnai bir konuma yerleşmektedir. Üskübî, kendisinden önceki ve çağdaşı birçok âlimden farklı olarak, mîrî toprak ve vergi düzenine ilişkin tartışmalı konularda açık ve sistematik görüşler ortaya koymuştur.
Çalışmanın temel iddiası da burada yoğunlaşmaktadır: Osmanlı vergi ve yaptırım düzenine dair bazı uygulamaları açıkça meşru kabul eden tek Osmanlı âlimi Pîr Mehmed Üskübî’dir. Üskübî’nin bu yaklaşımı, onun şer‘î temellendirme anlayışını genişlettiğini göstermektedir.
Klasik fıkıh doktrininde açık karşılığı bulunmayan düzenlemelerde Üskübî, doğrudan emr-i sultânî ve nizam-ı memleket kavramlarına dayanarak meşruiyet üretmiştir. Bu yönüyle o, şeriatı yalnızca klasik metinlerle sınırlı bir normlar bütünü olarak değil; devletin düzenini koruyan bir çerçeve olarak yorumlamıştır.
Tartışmalı Vergiler ve Yaptırımlar
Üskübî’nin meşru kabul ettiği uygulamalar arasında ilk dikkat çeken husus, reayanın öşür ve sâlâriyeyi sipahinin ambarına taşıma yükümlülüğüdür. Üskübî, bu yükümlülüğü bir günlük mesafeyle sınırlı olmak kaydıyla meşru görmüş, kanun hükümleriyle uyumlu bir yaklaşım sergilemiştir. Her ne kadar fetvaları arasında bu konuda bazı çelişkiler bulunsa da uygulamada kadıların, Üskübî’nin meşruiyet tanıyan görüşü doğrultusunda karar verdiği görülmektedir.
Bir diğer önemli mesele resm-i otlak vergisidir. Timar sınırları içinde yer alan otlaklardan faydalanan fakat timara kayıtlı olmayan reayadan alınan bu vergi, Üskübî dışında Osmanlı uleması tarafından açıkça meşru görülmemiştir. Üskübî, resm-i otlak ile resm-i ganemin farklı vergiler olduğunu belirterek bu verginin meşru olduğunu belirtmektedir.
Resm-i arûsâne, yani evlenen erkek reayadan alınan vergi ise Üskübî’nin en ihtiyatlı yaklaştığı konulardan biridir. Bu verginin şer‘î bir mesnedi olmadığını kabul etmekle birlikte, kanun gereği alınmasının mümkün olabileceğini belirtmiş; hatta kişinin rızasıyla verdiği bu kapsamdaki ödemenin sipahiye helal olacağını ifade etmiştir. Bu yaklaşım, onun kanunî düzenlemelere verdiği önemi açıkça göstermektedir.
Cebr-i İkâmet ve Nizam-ı Memleket
Üskübî’nin en dikkat çekici değerlendirmelerinden biri cebr-i ikâmet meselesidir. Reayanın mîrî arazisini terk ederek başka bir yere göç etmesi durumunda, on yılı geçmemiş olması şartıyla zorla eski toprağına geri getirilmesini öngören bu uygulama, klasik şer‘î ilkelerle bağdaştırılması mümkün olmayan düzenlemelerden biridir. Üskübî, cebr-i ikâmeti şer‘î bir maslahat olarak değil, idarenin zorunlu bir tedbiri olarak meşru görmüştür. Bu yönüyle o, devlet düzeninin korunmasını bireysel tasarruf özgürlüğünün önünde tutmuştur.
Bu yaklaşımın arka planında, Üskübî’nin yaşadığı dönemde artan Celâlî isyanları ve buna bağlı olarak ortaya çıkan kitlesel göç hareketleri bulunduğu söylenebilir. Zira buna bağlı olarak timar sisteminin ciddi biçimde sarsıldığı bu dönemde, Üskübî’nin nizam-ı memleketi önceleyen bir tutum geliştirdiği anlaşılmaktadır.
Resm-i Harîr ve İpek Üretimi
Resm-i harîr, yani ipekten alınan vergi konusunda da Üskübî’nin özgün bir yaklaşımı bulunmaktadır. Üskübî, doğrudan ipekten öşür alınamayacağını, ancak ipek üretiminde kullanılan dut yapraklarının satılması hâlinde bunların kıymeti üzerinden vergi alınabileceğini belirtmiştir. Bu fetva, sonraki ulema tarafından da benimsenmiş ve uygulamada etkili olmuştur.
Sonuç
Netice itibarıyla Pîr Mehmed Üskübî, Osmanlı toprak ve vergi hukukunda kanunî düzenlemelere en geniş meşruiyet alanını tanıyan âlim olarak öne çıkmaktadır. Üskübî’yi farklı kılan husus, klasik şer‘î temellendirmenin açıkça kurulamadığı alanlarda dahi, emr-i sultânîye ve kanunnâmelerde yer alan hükümlere dayanarak meşruiyet zemini oluşturabilmesidir. Bu yaklaşım, onun şeriatı dışlayan bir tutum benimsediği anlamına gelmemekte; aksine, şeriatın toplumsal düzeni ve kamu maslahatını koruma hedefini, devletin idarî ihtiyaçlarıyla birlikte değerlendirdiğini göstermektedir. Özellikle timar sisteminin işleyişini ve devlet gelirlerinin sürekliliğini tehdit eden uygulamalarda Üskübî, hukukî esnekliği gerekli görmüş ve kanunu meşruiyetin önemli bir kaynağı olarak kabul etmiştir. Bu yönüyle Üskübî, Osmanlı hukuk düşüncesinde şeriat ile örf ve kanun arasındaki dengeyi, kendi döneminin siyasî ve toplumsal şartlarını dikkate alarak en cesur biçimde yorumlayan isimlerden biri olarak değerlendirilebilir.
Not: Bu yazı Uluslararası Akhisari Çalıştayı: Osmanlı Avrupa’sında Siyaset ve Ahlak (1500-1800) başlıklı çalıştayda sunulmuştur.
Kaynakça
Kulan, Mesut. Mülk ve Hukuk: Osmanlı Vergi Düzeninde Meşruiyet Sorunu. İstanbul: Timaş Yayınları, 2026.
Osmanlı Kanûnnâmeleri. C. 1, No: 2. 3 c. İstanbul: Milli Tetebbular Mecmuası, 1331.
Üskübî, Pîr Mehmed Üskübî. Fetâvâ-yı Üskübî (Kanunnâme-i Üskübî). Atıf Efendi Kütüphanesi, Atıf Efendi, nr. 1163.