Mezarsız Ölülerin Gölgesinde: Kovan

Mezarsız Ölülerin Gölgesinde: Kovan

Bir acıya bakarken, bir diğerine göz yumabiliyoruz. Gazze, Doğu Türkistan, Sudan, Haiti, Keşmir, Suriye… Bir yerlerde sürekli insanlığımız bombalanıyor. Tıpkı geçmişte Kosova, Bosna, Ruanda ve daha nicelerinde olduğu gibi. Dünya bizim neyimiz oluyor? Neresindeyiz bu dünyanın? Srebrenitsa’da kedere kanat çırpan mavi kelebeklerin rüzgârının, Kosova’da ya da diğer mazlum coğrafyalarda olmadığını kim iddia edebilir? Adalet üzerine birleşmeyen bir topluluk, neden hâlâ varlığını sürdürüyor?

İşte tam bu noktada, Marshall McLuhan’ın ifade ettiği gibi; “Medium is the message” (Araç, mesajın kendisidir) gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Mazlumun sesini duyurmak ve unutuluşa karşı direnmek için medya sadece bir kanal değil, aktif bir eylem alanı olarak kullanılmalıdır. Sinema bu noktada sadece bir sanat dalı değil, unutturulmaya çalışılan hakikatlerin tozlu raflardan indirilip insanlığın vicdanına çarpılmasıdır. Bu bilincin bir yansıması olarak, toplumsal hafızayı diri tutan filmlerin sayısı artırılmalıdır. İşte bu bilincin bir yansıması olarak, toplumsal hafızayı diri tutan yapımların başında, Blerta Basholli’nin yönetmenliğinde çekilen 2021 yapımı Kovan (Hive / Zgjoi) filmi gelir.İşte bu bilincin bir yansıması olarak, toplumsal hafızayı diri tutan yapımların başında, Blerta Basholli’nin yönetmenliğinde çekilen 2021 yapımı Kovan (Hive / Zgjoi) filmi gelir.

Film, savaşın bitiş çizgisinde değil, o çizginin çok ötesinde bıraktığı derin yaraların ele alır. 1999 Kosova Savaşı sadece binaları ve köprüleri değil, binlerce aileyi “eksik ve yarım” bırakmıştır. Film, Kosova’nın Kruşa köyünde yaşanan gerçek bir trajediden esinlenmiştir. Katliamın üzerinden geçen yıllara rağmen 1600 kişiye hâlen ulaşılamamıştır. Bazıları sevdiklerinin ormana veya nehre atıldığını biliyor, bazıları ise hâlâ bir gün kapıdan canlı olarak gireceklerine inanıyor… İşte tam da bu yüzden Kovan, zafer çığlıklarının uzağında, belirsizliğin ve yasın hüküm sürdüğü bir “bekleyiş coğrafyasını” anlatır. Buradaki hikâye, bireylerin ötesinde, kolektif bir yok oluşun ardından gelen zorunlu varoluşun hikâyesidir.

Bu bekleyişin merkezinde, 1999 katliamından sonra kocası kayıplara karışan Fahriye Hoti’nin hayatına tanık oluruz. Fahriye, bir yandan iki çocuğu ve hasta kayınpederine bakmak, bir yandan da akıbeti belirsiz kocasından gelecek küçücük bir habere tutunmak zorundadır. Ancak hayat, dervişane bir sabırla kapıda beklemeyi kabul etmeyecek kadar sertleşmiştir. Belirsizlik, çoğu zaman kötü bir haberden çok daha zordur. Geride kalanlar için arafta kalmak yüklerin en ağırıdır. Zira bazen bir mezar taşına sahip olmak bile şükredilecek bir teselliye dönüşür.

Özellikle Osmanlı bakiyesi olan ve uzun yıllar bu kültürle yoğrulmuş Müslüman bir coğrafyanın havasını soluyan topluluklar için bu durum daha derindir. Müslümanlar, ölümü hayatın dışına itmek yerine onunla barışık yaşayan, onu hayatın merkezine yerleştiren insanlardır. Şehirler cami merkezli kurulur ve bu merkezlerde muhakkak mezarlar yer alırdı.

Mezarlıklar, insana “ölüme doğduğunu” unutturmayan yaşayan hafıza mekanlarıdır.

Böylesine köklü bir sosyolojik temele sahip bir toplulukta, gidenlerin akıbetini bilmek kadar, onların ait oldukları toprağa dönmelerini arzulamak da doğaldır. Ne de olsa gömülmek, ilk insandan kalan kadim bir ritüeldir; insanın yaratıldığı maddeye dönmesinden daha tabii ne olabilir? Ancak savaş, insanı sadece canından etmez. Onu bu en temel, en fıtri hakkından da mahrum bırakır. Tam da bu noktada aslında savaşın gerçek yıkıcılığı ortaya çıkıyor.

Savaşın en korkunç mirası sadece ölüm değil, “mezarsızlık”tır. Kruşa Köyü Katliamı sonrası kamyonlarla götürülen ve akıbeti bilinmeyen erkekler, geride yaşayan ama nefesi kesilmiş bir toplum bırakmıştır. Müslüman bir toplumda ölümün bir ritüeli, bir makberi ve bir vedası vardır. Ancak Kovan’da ölüm, somut bir mezar taşından ziyade, her sabah uyanılan o boş yataklarda ve gelmeyecek bir mektubun bekleyişinde saklıdır. Filmdeki DNA örnekleri ve toplu mezar kazıları sahneleri, savaşın teknik bir kalıntısı değil, parçalanmış bir toplumun kendi hafızasını bir araya getirme çabasıdır.

Burada “kalanlar” için mezarlık, bir vedadan ziyade bir hakikat arayışına dönüşmüştür.

Fahriye, filmin başında kovanlarla ilgilenirken arılar tarafından sokulur. Eşini anımsayarak, “Onu ısırmazlardı,” der. Fahriye bu “yokluk” ile “belirsizlik” arasında sıkışıp kalmıştır. Ekonomik çaresizliğin karanlığında Fahriye, köydeki diğer dul kadınları bir araya getirerek “ajvar” üretmeye karar verir. Bosna’da toplu mezarların üzerinde açan ölüm çiçeklerini bulan mavi kelebekler gibi, Fahriye de bu kovanların etrafında kendi hakikatini aramaktadır. Kelebeklerin kanat çırpışıyla bulunan toplu mezarlar nasıl bir toplumun yasını somutlaştırıyorsa; Fahriye’nin arı kovanlarıyla verdiği mücadele de o “gömülemeyen” geçmişi yeniden inşa etme çabasıdır.

Bu mücadele, kolektif bir uyanışa dönüşür. Tıpkı bir kovandaki arıların birbirine kenetlenerek kovanı ayakta tutması gibi, Kruşa’nın kadınları da ajvar kazanlarının etrafında birleşirler. Fahriye’nin kurduğu bu “insan kovanı”, savaşın dağıttığı toplumu dayanışmanın ve emeğin gücüyle yeniden dokur. Filmin sonunda, eşinin akıbetinin netleşmesiyle araftan çıkan Fahriye, artık kovanların arasına çıplak elle dalabilen güçlü bir kadına dönüşür. Artık her kadın, o büyük kovanın bir parçası olarak hem kendi yarasını sarar hem de toplumsal dirilişi mayalar.

Kosova’nın Müslüman ve muhafazakâr yapısı, savaşla birlikte tarihinin en büyük sınavını vermiştir. Geleneksel olarak erkeğin koruyucu ve geçindirici olduğu bu toplumda, “kalanlar” (kadınlar, yaşlılar ve çocuklar) sadece yas tutmakla değil, hayatı sıfırdan kurmakla yükümlü kılınmıştır. Fahriye Hoti’nin öncülüğünde başlayan ajvar üretimi, bu perspektiften bakıldığında sadece bir ticari girişim değil, savaşın yıktığı toplumsal hiyerarşinin yeniden inşasıdır. Gelenek, bazen bu uyanışın önünde bir engel gibi dursa da, aslında o da savaşın yarattığı “korunma içgüdüsünün” bir parçasıdır. Köylülerin Fahriye’ye gösterdiği direnç, aslında savaştan kalma bir korkunun, “kaybedecek başka bir şeyin kalmaması” endişesinin yansımasıdır.

Filmin adı olan Zgjoi (Uyanış/Arı Kovanı), savaş sonrası toplumun durumunu sembolize eder. Bir kovan düşünün ki, kraliçesi yok veya düzeni bozulmuş; arılar saldırganlaşmış ve her şey kaosa sürüklenmiş… Fahriye’nin arı kovanlarıyla mücadelesi, savaşın bıraktığı o vahşi ve kontrolsüz hayatı ehlileştirme çabasıdır.

Arıların sokması, savaşın bitmeyen sızısıdır. Ancak o kovanı yeniden yönetmeye başlamak, savaşın paramparça ettiği o toplumsal düzeni, acıyla yoğurarak yeniden ayağa kaldırmaktır.

Kovan, Balkanlar’ın hüzünlü tarihine düşülmüş bir şerhtir. Film, savaşın bittiği yerin aslında hayatın en zor başladığı yer olduğunu hatırlatır. Mezarlıkların şehrin dışına değil, hayatın tam ortasına kurulduğu Kosova’da, kalanlar için yaşamak, gidenlerin hatırasını bir yük olarak değil, bir yakıt olarak kullanmayı öğrenmektir. Fahriye ve Kruşa halkı, savaşın bıraktığı o karanlık kuyuya düşmek yerine, o kuyudan çıkmanın yollarını aramışlar. Bu hikâye, mezarsız ölülerin gölgesinde bile hayatın, üretimin vakarlı birr duruşla karşılamış ve nasıl onurlu yaşanacağının en somut kanıtıdır.

Başta sorduğumuz soruya dönersek: Dünya, bizim ona ne kattığımızla şekillenen bir imtihan alanıdır.Eğer Marshall McLuhan’ın dediği gibi ‘araç mesajın kendisiyse’, bizim mesajımız acıya alışmak değil, o acıya direnmektir. Mavi kelebeklerin rüzgârı hâlâ esiyor. Bizler adaletin ve vicdanın safında nerede durursak, dünya tam da oradan iyileşmeye başlayacak.

Benzer Yazılar

Yorum Yap