Azzam’ın Kısa Biyografisi ve Fikirleri
“Küresel cihadın babası” olarak da bilinen Filistinli İslam âlimi ve akademisyen Abdullah Yusuf Azzam, 1941 yılında Filistin’in Cenin şehrine yakın bir köy olan Silet el-Harisiyye köyünde dünyaya geldi. Azzam’ın doğduğu ve çocukluğunu geçirdiği yıllarda Filistin, İngiliz sömürgesi altındaydı. Erken gençlik yıllarında Filistin’de etkili olan İhvanu’l Müslimin (Müslüman Kardeşler) hareketinden etkilendi ve harekete doğrudan katıldı. İlerleyen dönemlerde İhvan’dan kısmen kopuş yaşayacak olsa bile onun erken kariyerini etkileyen en önemli ideoloji ihvancılık ideolojisi ve özellikle de Seyyid Kutub, Hasan el-Benna ve İzeddin el-Kassam’dı.
1966’da Şam’da şeriat ilimleri alanında lisans derecesini tamamlayan Abdullah Azzam, üniversite yıllarında da İhvan hareketinin gençlik yapılanmaları içerisinde yer aldı. Şam’daki eğitiminden sonra Ürdün’e yerleşen Azzam, burada İhvan’ın hem Filistin hem Ürdün kanatlarıyla ilişkiler kurdu ve bir yandan usul-i fıkıh üzerine doktorasını tamamlarken diğer yandan ilk defa cihad kavramını teorik açıdan temellendirmeye çalıştı. Azzam her ne kadar bu evrede siyasi ve akademik otoritelerle doğrudan çatışmaya girmemek için akademik üretimi ve akademik bir üslubu benimsese de aslında cihad kavramının küresel ve modern bir kavrama dönüşmesi bakımından İslam dünyası açısından çok kritik teorik temeller atıyordu.
Azzam’ın bu temelleri, onun Ürdün Üniversitesinde akademisyenlik yaptığı yıllarda, 1979’da, Sovyetlerin Afganistan’a saldırması üzerine cihadın bütün Müslümanlar üzerine farz olduğunu savundu. Bu çıkışının üzerine Ürdün devleti tarafından baskılarla karşılaşınca akademik görevini Suudi Arabistan’daki Kral Abdülaziz Üniversitesinde devam ettirdi ve Suudi Arabistan’daki İhvancı akademisyenler ağında etkili bir figür olup cihad tebliğini orada sürdürdü. 1981’de ise Peşaver üzerinden Afgan cihadına bizzat katıldı. Bölgede hem mücahitleri yönlendiren bir teorisyen hem de cephede bilfiil savaşan bir mücahit olarak yer aldı.
Abdullah Azzam ve Balkanlar
Balkanların küresel cihad fikriyle ilk kitlesel karşılaşması, birçok Müslüman ülkeden mücahit grupların Bosnalılara yardım etmek için Bosna’ya geldiği Bosna Savaşı (1992-1995) ile başlar, bu hareketler Amerikan kamuoyunda ve terörizm çalışmalarında kullanılacak olan “foreign fighters” tabirinin de şekillenmesine büyük katkı sağlar.[1]
Fakat Abdullah Azzam 1989’da, henüz Yugoslavya’nın dağılmasından bile erken bir tarihte vefat etmiş ve Bosna’daki yerli ve yabancı cihat hareketlerine şahitlik edememişti. Dahası onun içinde bulunduğu Arap ve Afgan medrese ve akademi çevreleriyle çok sınırlı entelektüel ve kültürel bağları bulunan Balkanlara ve Balkan Müslümanlarına birçok eserinde temas etmesi ilginçtir. Ayrıca Azzam’ın selefi akidede bir cihad ideologu olarak Balkanları ele alırken akide tartışmalarına temas etmeden bütün Balkan Müslümanlarını Müslüman kimliğiyle ele alması da kayda değerdir.
Abdullah Azzam, el-Difa’ ‘an Arâzi’l Müslimîn: Aham Furûzu’l-A’yân (Müslümanların Topraklarının Savunulması: En Önemli Farzu’l Ayn’lar) adlı kitabının son bölümünde, kitabın ana konusu olan cihadın teorik fıkhi tartışmalarından bağımsız olarak “Yugoslavya Müslümanları”nın maruz kaldığı zulüm ve baskılardan bahseder. Yugoslavya’da 5 milyon Müslüman’ın yaşadığını[2], bu Müslümanların Yugoslavya hakimiyeti altında dinî özgürlüklerinden mahrum olduğunu, İslamî eğitimin ve İslami yayın faaliyetlerinin Yugoslavya tarafından yasaklandığını ve yasaklara karşı çıkan Müslümanların rejim tarafından ölüm veya hapis gibi ağır cezalara çarptırıldığını belirtir. Bu ifadelerinde Azzam, Balkan Müslümanlarını İslam ümmetinin ayrılmaz bir parçası olarak görür ve yalnızca Müslüman kimliğine odaklanır.
Yugoslavya hükumetini ele alırken ise hükumetin ve onunla özdeşleşen partinin (Yugoslavya Komünistler Birliği) komünist kimliğine sıklıkla vurgu yapar. Müslümanların komünist düşüncelere indoktrine edilmesi ve bu doğrultuda uygulanan baskılar Azzam’ın ayrıca merceğindedir. Hatta çoğu defa Yugoslavya yerine komünistler ve komünist parti ifadelerini tercih eder. Azzam’ın üslubunda özellikle komünizme sıklıkla atıf yapması ve hatta Komünist Yugoslavya yönetiminin Müslümanlara yönelik istibdatta zaman zaman Sovyet yönetimini bile geride bıraktığını ifade etmesi, Azzam’ın o yıllarda Afganistan’da Sovyetler Birliğine karşı fiilen savaşıyor olduğunu da düşündüğümüzde, Azzam’ın Balkanlara olan ilgisinin bir bakıma antikomünist ve Sovyet karşıtı cihad mücadelesinden kaynaklandığını ve bu mücadelenin onu alternatif bir örnek olarak Yugoslavya örneğini de incelemeye itmiş olmasıyla açıklanabileceğini gösterir. Nitekim Azzam’ın doğrudan komünizmin entelektüel eleştirisi olarak yayımladığı Kızıl Kanser (el-Saratanu’l Hamr)[3] kitabında da komünistlerin Müslüman mezalimleri arasında Tito’nun Müslüman katliamlarından bahseder.
Azzam’ın Balkan Tarihi Okuması
Azzam’ın bölgedeki Yugoslavya Müslümanlarının ve özellikle bölge Müslümanlarının Yugoslavya yönetimiyle yaşadıkları çekişmelerin tarihsel arkaplanına hakim olduğu görülür. Bu hakimiyet belirli problemleri içinde barındırsa da Azzam’ın Balkanlara olan bakışına dair önemli ipuçları verir.

Abdullah Azzam’ın verdiği “Drina Nehri üzerindeki GoraždeKöprüsünde 6 binden fazla Müslüman’ın topluca boğazlanması”[4] veya “Foça Ulu Camii’nde 12 binden fazla Müslüman’ın toplu katliama tabi tutulması” gibi örnekler her ne kadar tarihsel bağlamından kopuk olarak ve rakamsal hatalarla birlikte aktarılsa da, aslında bu örnekler 1941 ve 1942 yıllarında Sırp Çetnik güçlerinin Foça, Goražde ve Vişegrad başta olmak üzere Doğu Bosna’da Müslümanlara yönelik uyguladığı etnik temizlik hareketlerine aittir.Onun verdiği Drina Nehri örneği, doğrudan doğruya Çetnik güçlerinin 1 Aralık 1941 günü Doğu Bosna’daki Goražde kasabasını ele geçirmesinin ardından şehirdeki Müslümanların, tam olarak Azzam’ın betimlediği gibi, Goražde Köprüsü üzerinde katledildiği ve cesetlerinin Drina Nehri’ne atıldığı katliam ile örtüşüyor.[6] Foça’ya dair verdiği örnek ise Aralık 1941 – Ocak 1942 arasında 2.000 civarında Müslüman Boşnak’ın katledildiği bir diğer Sırp Çetnik katliamı gibi görünüyor:
“Tıpkı geçmişteki büyük dedeleri genç delikanlılar İsmet Müftic ve çok değerli âlim İsmet Yuvoslatevic’i katlettikleri gibi bugünkü gençleri de toplu idamla yok etmeye azmettiler. Nitekim Doğu Bosna’daki Foça şehrindeki Ulu Camii’de 12 binden çok Müslüman’ı toplu katliama tabi tutmuşlardı. Yine Drina nehri üzerindeki Korajida köprüsünde 6 binden çok Müslüman’ı topluca boğazlarken, Tuzla ve kenar mahallelerinde 3 binden çok, ayrıca tekrar 6 binden fazla Müslüman’ı topluca yok ederken bütün amaç başlarına bela olarak gördükleri Müslüman azınlığı topyekün imha etmekti.”
Fakat Azzam’ın bu okumalarında iki ayrı kutbu temsil eden faşist Çetniklerle sosyalist Partizanları (Yugoslavya) ayırt etmeden tek bir güç olarak okuduğunu görürüz. Hatta yine aynı bölümde, 1945’te Partizanlar tarafından idam edilen Zagreb müftüsü İsmet Müftic ve 1947’de yine Yugoslav Partizanlar tarafından tutuklanan meşhur alim Kasım Dobraça gibi isimler, Çetnik katliamlarıyla bir süreklilik içinde ele alınır. Azzam’ın bu problemli okuması, Çetnik zulümlerini Yugoslavya dönemindeki yasak, baskı ve idam cezalarıyla bir bütün olarak okuyup Yugoslavya’nın “komünist” mezalimlerine eklemlemesi tarihsel olarak hatalıdır. Bu durum, onun Yugoslavya hakkında el-Difa’ ‘an Arâzi’l Müslimîn’de yazdıklarının akademik bir tarih okumasından çok bir ideoloji inşaası olmasıyla ve edindiği kaynakların sınırlılığıyla alâkalı olsa gerektir.
Diğer yandan Abdullah Azzam, Balkanlardaki Osmanlı idaresini Hrıstiyan Slav nüfusa karşı kesin bir İslamlaştırma politikası uygulamamakla eleştirir. Azzam’ın Osmanlı eleştirisi bir akide eleştirisinden ziyade pragmatik bir durum değerlendirmesidir. Ona göre Batı Balkanlarda tüm Slavların Müslümanlaştırılmamasının bedelini modern dönemde Boşnaklar ödemektedir.
Fakat diğer yandan Azzam’a göre Osmanlı döneminde Sırpların Balkanlarda gazino, moda evi, kumarhane ve genelev gibi dinen yasak işletmeleri açmalarına izin verilmezken Osmanlı’nın bölgeden çekilmesi Slavların bu işletmeleri açmalarına ve bölgeyi dinen yozlaştırmalarına imkân tanımıştır. Azzam’ın pragmatik eleştirilerinde Osmanlı’yı bu defa poizitif bir konumda görürüz:
“Bu durum, Türklerin bu topraklarda hüküm sürdüğü yüzyıllar boyunca bilinmeyen bir şeydi.”[8]
Balkanlara Dair Medya Okuması
Azzam’ın Balkanları hiç görmemiş olmasına rağmen verdiği bilgilerdeki yer ve sayılardaki kesinlik, her ne kadar verilerde ve bağlamlarda yer yer ciddi hatalar olsa da, onun konuya dair gazeteleri veya başka (muhtemelen Arapça) ikincil yayınları bir süre titizlikle takip ettiğini gösterir. Hatta aşağıda vereceğimiz bir örnekte, Yugoslavya’nın devlet haber ajansının gazete neşriyatını doğrudan takip ettiğini kendisi belirtecektir. Elimizde hiçbir bulgu olmasa da, Peşaver’de bulunduğu yıllarda mücahitler arasında Boşnak kökenli bir savaşçının ona Yugoslav gazetelerindeki belirli kısımları tercüme etmiş olması, Azzam’ın medya takibinin tek mümkün açıklamasıdır.
Onun sınırlı kaynak erişimi ve zorlu şartlar altındaki medya okurluğu, Balkanlara dair verdiği spesifik örneklerle daha da açığa çıkar. Mesela evlerde İslamî eğitim verdiği için 5 yıl hapse mahkum edildiğini belirttiği Muharrem Hasan Bey adında bir imamdan bahseder. Müslüman topluluğa “Ey Müslüman kardeşler” diyerek hitap ettiği için süngüyle idam cezasına çarptırılan Şeyh Hüseyin Coza’dan ve 1982 yılında Yugoslavya’da eğitim gören Suriyeli bir öğrencinin İslami faaliyet yürüttüğünün UDBA (Devlet Güvenlik İdaresi, Uprava Državne Bezbjednosti) tarafından bildirilmesi üzerine öğrencinin kurşuna dizilerek idam edildiğinden söz eder. Diğer yandan Yugoslav yönetiminin kültürel asimilasyon çalışmalarına dair detaylı bilgi sahibidir:
“Devlet, gençliği kendi potasında tam eritebilmek için amacıyla oturulacak evler, öğrenim izinleri ve finansal yardımlar sağlar. Spor kulüpleri ve benzer kuruluşlar gruplar halinde çıplaklaşmayı ve ahlâki çözülmeyi sağlamak için bütün güçlerini seferber eder. Devlet bütün bunları tam bir cömertlik duygusu içinde yapar; o kadar ki, Yugoslavya’nın dış borçları 19 milyar dolara ulaşmış olmasına rağmen.”
Nitekim Abdullah Azzam’ın Yugoslavya Haber Ajansı’nın 13 Nisan 1983 tarihli gazete haberlerini doğrudan okuduğunu, bizzat kendi yaptığı bir alıntıda görüyoruz. Bu örnekte Azzam, ilginç bir tesadüf olarak, 1983 yılında Yugoslavya hükumeti tarafından Aliya İzetbegoviç ve arkadaşlarının yargılandığı Saraybosna Süreci Davası’ndan bahsediyor. Abdullah Azzam vefat ettikten sonra onun öğrencisi olan mücahitlerin Bosna Savaşı’nda Aliya İzetbegoviç’in kuvvetlerine yardım etmesi ise tarihin tuhaf bir cilvesidir.
Abdullah Azzam ve Saraybosna Süreci Davası: Aliya İzetbegoviç ve Arkadaşlarına Tanıklık
Abdullah Azzam’ın anlattığı bu dava Saraybosna Süreci (Sarajevo Process, Sarajevski Proces) olarak bilinen, 1983 yılında 13 Müslüman entelektüelin tutuklandığı meşhur davadır. Bu davada Azzam, Aliya İzetbegoviç’e[9] ve onun arkadaşları Ömer Behmen, Mustafa Spahic, Hasan Çengiç ve Melike Salihbegoviç gibi diğer isimlerine yer verir.

Ömer Behmen, Aliya İzetbegoviç’in en yakın dava arkadaşlarından olup daha sonra Aliya’nın kuracağı Demokratik Hareket Partisinin kurucuları arasında yer alacaktır. Yine Aliya ile birlikte mücadele edecek olan Hasan Çengiç ise o yıllarda daha katı bir çizgide olup 1981 yılında şeriat hukukunun uygulanmasını talep eden bir makale yayımlayıp alkolün yasaklanmasını ve diskoların kapatılmasını talep eden şeriatçı bir çizgide olmasına rağmen Azzam’ın aksine İran İslam Devrimi’nden etkilenmiş, Humeyni çizgisinde bir düşünürdü. İlerleyen yıllarda Bosna’da doğrudan İran’ın nüfuzunu temsil eden bir figür haline gelecek olan Çengiç, Bosna Savaşı yıllarında İran’dan gelen silah ve finans desteklerini organize edecek ve daha sonra Aliya’nın kabinesinde Savunma Bakanlığı yapacaktı. Bir akademisyen olarak Mustafa Spahic ise Aliya’nın da çok etkilendiği bir isim olup tarih ve sosyoloji alanlarında çalışmalarıyla biliniyordu. Fikirleri, birlikte yaşama kavramına sıkça atıfta bulunan, laik ve demokratik bir çizgideydi. Melike Salihbegoviç ise Fransa’da College de France’ta Modern Sanatın Ontolojisi üzerine yayımladığı meşhur doktora teziyle tanınmış, yazarlık ve felsefi çalışmalarla ilgilenmekte olup Müslüman kimliği dolayısıyla çoğu defa engellere maruz kalmış bir Müslüman kadın akademisyendi.

Abdullah Azzam’ın ideolojik çizgisinden çok farklı noktalarda bulunan bu aydınlar, onun ve takipçilerinin temsil ettiği cihadî selefi ekolünün tamamen dışında olmalarına rağmen Azzam tarafından Müslüman kimlikleriyle ele alınmışlar ve dipnot olarak bile bir akide eleştirisine tabi tutulmamışlardı. Azzam’ın bu yaklaşımı onun mazlum coğrafyalardaki Müslümanlara karşı daha pragmatik ve kapsayıcı bir yaklaşım benimsemesinde yatar. Nitekim Azzam, 1980’li yıllarda çeşitli baskılar gören Bulgaristan Türklerinden de aynı kapsayıcılıkla bahseder.
Sonuç
Abdullah Azzam’ın Balkan Müslümanları üzerine kaleme aldığı yazılarında, Hanefi-Maturidi geleneği dışında olup selefi bir çizgide olmasına rağmen pragmatist ve kapsayıcı bir metot izlediği görülür. Yazılarında Balkan Müslümanlarını akide veya mezhep üzerinden değil kapsayıcı bir Müslüman kimliği üzerinden ele alır. Hatta Abdullah Azzam, çok daha seküler bir bağlama sahip bir konu da olsa Bulgaristan’da yaşayan Türklerin 1980’li yıllarda yaşadığı problemlerden bahsederken bile aynı pragmatik ve kapsayıcı yaklaşımı benimser. Onun incelediğimiz Osmanlı eleştirisinde de yine akideye dayalı hiçbir tartışmaya rastlayamamakla birlikte onun mevcut pragmatizminde Osmanlı’yı takdir ettiğini de görürüz. Aliya İzetbegoviç ve arkadaşlarının ideolojik çizgilerinden hiç bahsetmemekle birlikte davada yargılanan tüm sanıkları yalnızca Müslüman kimliğiyle ele alır. Tekfire hızlı varan dışlayıcı bir metodun aksine Abdullah Azzam, Balkan Müslümanlarının kültürel yozlaşmasını önemli bir problem olarak görmesinden de anlayacağımız üzere yerleşik Hanefi-Maturidi Balkan Müslüman kimliğini İslam dünyasının bir parçası olarak görür. Elbette tüm bu beyanları, onun akidesini ne Hanefi-Maturidi ne sufi ne de demokrat bir çizgiye yaklaştırmak anlamına gelmese de Azzam’ın bir selefi ideolog olarak Balkan Müslüman kimliğine olan yaklaşımda akide tartışmasına girmekten kaçındığı ve bu tartışmayı en azından ikincil gördüğü söylenebilir.
[1] Bkz. Darryl Li, The Universal Enemy: Jihad, Empire, and the Challenge of Solidarity (Stanford, CA: Stanford University Press, 2020).
[2] Azzam’ın verdiği bu rakam abartılıdır. 1971’de Yugoslavya’nın genelinde yaklaşık 4 milyon Müslüman yaşadığı tahmin ediliyor.
[3] Türkçeye Kızıl Akrep olarak birçok hatayla birlikte çevrilen bu eserde Azzam, komünizmi yalnızca cihat edilmesi gereken siyasi ve askeri bir blok güç olarak değil aynı zamanda entelektüel bir problem olarak ele alır. Marksizm eleştirisi yaparken Bertrand Russel, Roger Garaudy, Arnold Toynbee, Alexander Gary, Baron d’Holbach, George von Below, Lewis Henry Morgan gibi birçok isimden alıntılar yapar. Marks öncesi Fransız sosyalizminin ve Marksizmin literatürüne hâkim olduğu belli olup eserde entelektüel eleştirilerle pratik eleştirileri ayrı ayrı inceler. Eserin en ayırt edici özelliği ise Yahudi figürlerle Marksist devrimlerin ve kurumların ilişkilerini kapsamlı olarak incelemesidir.
[4] Kitabın yayınevi adını vermek istemediğim 2023 İstanbul baskılı Türkçe çevirisinde Goražde Türkçeye hatalı olarak Korajida şeklinde çevrilmiş.
[6] Bukovica Katliamı’nda da benzer olaylar yaşanmıştı. Çetnikler bu katliamda topladıkları bütün Müslüman sivilleri Çehotina Nehri’ne atmışlar, kızlara tecavüz edip onları özel bölgelerinden kazığa oturtmuşlar ve Hadžija Tahirović adlı bir Boşnak’ı canlı canlı derisini yüzerek katlettiler.
[8] Bu argüman tarihsel olarak hatalıdır. Genelev veya kumarhane gibi işletmeler yasal olmasa da 18. ve 19. yüzyıl Belgrad şeriye sicillerinde bölgenin varoşlarındaki fuhuş olaylarına ve özellikle askerlerle bu kadınların ilişkilerine dair çok fazla belge vardır. Birçok seyyah da özellikle kale dışı semtlerdeki fuhuşhanelerden söz eder.
[9] Bahsettiğim Türkçe çeviride maalesef Aliya İzetbegoviç’in ismi bile doğru okunamayıp “Ali İzzet Bey” şeklinde Türkçeye çevrilmiş. Güncel birçok Arapça neşirde ise doğrudan “Aliya İzetbegoviç” formu küçük telaffuz farklılıklarıyla birlikte de olsa görülüyor.