Gençlerin Gözünden: Balkanlar Neyimiz Olur?

Gençlerin Gözünden: Balkanlar Neyimiz Olur?

Ben fakîr-i hakîr Zübeyr Ali, vakfın genç gürûhundan ve talebelerinden biriyim. Bu yaz aylarında düzenlenen Balkan Gençlik Okulu’na katılma fırsatı buldum. Yazımın girişini özellikle Osmanlıvari bir ifadeyle başlatmayı tercih ettim; zira program sonunda elde ettiğimiz Osmanlıca kursu sertifikalarının yalnızca bir kâğıt değil, her bir dersin bizler için kalıcı bir kazanım, adeta bir altın bilezik hükmünde olduğunu vurgulamak isterim. Şüphesiz, programın ardından gerçekleşen İstanbul-Bursa gezisinin bıraktığı tarihî ve kültürel izlerin de bu kazanımlarda önemli bir payı vardır.

Yıllardır bir parçası olmaktan onur duyduğum Balkan Çalışmaları Vakfı’nın, ilim ve irfan uğruna gece gündüz demeden emek veren değerli hocalarına ve bizlere bu imkânları sağlayan vakfın paydaş kuruluşlarına şükranlarımı sunarım. Bu gezinin gerçekleşmesi, onların takdir ve gayretleri sayesinde mümkün olmuştur. Bu teşekkürlerin ardından, İstanbul’da düzenlenen sempozyumlarda edindiğim tecrübelerden de bahsetmek isterim. “Balkanlar Neyimiz Olur?” başlığı altında yürütülen müzakereler, bizlere tarihî ve kültürel bağlarımızı yeniden hatırlattı. Kıymetli hocalarımızın yaptığı sunumlar ise Balkan coğrafyasının Osmanlı mirasıyla sahip olduğu kadim bağları daha derinden kavramama vesile oldu.

O anda bu programın yalnızca bir etkinlik değil, bizler için özel olarak hazırlanmış bir yolculuk olduğunu anladım.

Programın ilk günü Eyüpsultan’da başladı. Daha mekâna adım atar atmaz, İlim Yayma Cemiyeti’nin salonundaki hareketlilik ve heyecan hepimizi kuşattı. Açılış konuşmalarında farklı isimleri dinleme imkânı bulduk; ancak zihnimde en çok yer eden, gençlere verilen değerin açıkça hissedilmesiydi. O anda bu programın yalnızca bir etkinlik değil, bizler için özel olarak hazırlanmış bir yolculuk olduğunu anladım.

İlk oturumda İbrahim Zeyd Gerçik hocamız bizlerleydi. Hocamız konuşmasında Mimar Sinan’ı yalnızca taş ve kubbe ustası değil, aynı zamanda yüzlerce insanı tek bir hedef etrafında toplayabilen bir lider olarak ele aldı. “Kubbeler kendiliğinden yükselmez; niyet, plan ve ekip olmadan hiçbir iş Süleymaniye olmaz—gençlik yolculuğu da böyledir” diyerek bizleri düşündürdü. Bu ifade bana, hayatımda ulaşmak istediğim hedeflerin yalnızca hayal ve heyecanla değil, düzenli gayret ve sağlam bir kadro ile mümkün olabileceğini hatırlattı. Ayrıca, etrafımdaki insanlarla aynı amacı paylaşabilmenin en az bireysel azim kadar kıymetli olduğunu fark etmemi sağladı.

Hocamızın en dikkat çekici ifadelerinden biri ise şuydu: “Sinan yapıyı inşa etmeden önce fikri inşa etti; gençlik de önce fikrini kurmalı, sonra taşını yerleştirmeli.” Bu cümle, güçlü bir fikre dayanmayan her girişimin temelsiz kalacağını ortaya koyuyordu. Benim için bu öğüt, hayatın hızlı temposunda aceleyle adım atmak yerine önce düşünmeye, planlamaya ve zihnimi olgunlaştırmaya yönelten önemli bir uyarı niteliğindeydi. Hocamızın sözleri, bir akademik sunumdan çok, içime işleyen bir hayat dersi olarak hafızama kazındı.

Ardından söz Prof. Dr. Dursun Ali Tökel hocamızdaydı. Bir şiirden yola çıkarak başladığı konuşma, salondaki havayı bir anda değiştirdi. Hocamızın kelimeleri, akademik bir dilden çok, bir büyüğün evlatlarına yönelttiği samimi nasihatler gibiydi. Gençliğin gelip geçici bir heves değil; doğru değerlendirildiğinde ömür boyu meyve verecek kıymetli bir sermaye olduğunu ifade etti. Bu sözleri bende, içimde taşıdığım enerjiyi nereye yönlendirdiğimi yeniden sorgulama ihtiyacı uyandırdı. Hocamız aynı zamanda Balkanlardan da söz ederek, Balkan gençlerinin tarih boyunca büyük bir medeniyetin taşıyıcıları olduğunu ve bugün de aynı ruhu yaşatmakla sorumlu bulunduğumuzu hatırlattı. Bu sözleri dinlerken, yalnızca bir konferans salonunda değil, kendi kimliğim ve görevim üzerine düşünmeye davet edilmiş gibi hissettim. Onun konuşması bir şiir yorumundan çok daha fazlasıydı; hem kalbime dokundu hem de yoluma ışık tuttu.

İkinci gün tanışma oturumu ile başladı. Farklı dönemlerden mezunlarla ve yeni katılımcılarla aynı salonda bulunmak, vakfın yıllar içinde oluşturduğu birikimi ve dostluk bağlarını hissettirdi. Kısa süren bu buluşmada dahi, kendimizi büyük bir ailenin parçası gibi görmek bizlere ayrı bir mutluluk verdi.

Kısa süren bu buluşmada dahi, kendimizi büyük bir ailenin parçası gibi görmek bizlere ayrı bir mutluluk verdi.

Günün devamında Zahide Tuba Kor hocamızın “Ortadoğu’daki Son Gelişmeler” başlıklı sunumunu dinledik. Hocamız, haberlerde sıkça gördüğümüz olayları yalnızca siyasi dengeler üzerinden değil, insanların hayatına dokunan boyutlarıyla da ele aldı. Bu yaklaşım, Ortadoğu’yu benim için uzak bir mesele olmaktan çıkarıp yanı başımızdaki bir hakikat haline getirdi. Program sonrasında ise kendisinin Tuz ve Taş Üstünde adlı kitabına başladım ve kısa sürede yarısına kadar ilerledim. Kitapta yer alan tanıklıkları okudukça, sunumda işittiğim seslerin sayfalarda yeniden canlandığını hissettim. Özellikle göç, yıkım ve umuda dair satırlar, bu coğrafyadaki acıların yalnızca rakamlardan ibaret olmadığını; arkasında gerçek hayatlar ve gerçek insan hikâyeleri bulunduğunu gösterdi. Zahide hocanın sunumu ve kitabı, bana olaylara artık farklı bir gözle bakmam gerektiğini öğreten iki güçlü tecrübe oldu.

İstanbul’daki sempozyumların ardından, İbrahim Zeyd Gerçik hocamızla gerçekleştirdiğimiz Süleymaniye gezisi benim için unutulmaz bir deneyim oldu. Hocamız bizlere yalnızca taş ve kubbelerden değil, onların arkasındaki ruh ve medeniyet anlayışından söz etti. Daha önce Süleymaniye’yi birkaç kez görmüştüm; ancak bu kez bambaşkaydı. Hocamızın anlatımlarıyla her taşın, her kemerin ardında farklı bir anlam saklı olduğunu fark ettim. Caminin kubbelerine bakarken, hocamız Sinan’ın sadece mühendislik dehasından değil, aynı zamanda onun derin vizyonundan bahsetti. O an, bir eserin sahibinin niyetiyle nasıl ruh kazandığını bütün yönleriyle hissettim.

O an, bir eserin sahibinin niyetiyle nasıl ruh kazandığını bütün yönleriyle hissettim.

Avluda dolaşırken hocamız bazen tarihî bilgiler aktardı, bazen de bizlere sorular yöneltti. “Sinan sadece bir cami mi yaptı, yoksa bir medeniyet mi inşa etti?” diye sorduğunda, aslında bu sorunun hepimize yönelik olduğunu hissettim. O andan sonra Süleymaniye benim için yalnızca görkemli bir yapı değil, gençliğime dair güçlü bir hatırlatma oldu: sağlam temeli olmayan hiçbir şey ayakta kalmaz. Gezi sona erdiğinde ise yanımda hem Süleymaniye’nin ihtişamı hem de hocamızın sözlerinin bıraktığı derin izler vardı.

Programın son günlerinde yolumuz İznik’e düştü. Şehrin surları arasında yürürken adeta tarihin içinden geçiyormuşum gibi hissettim. Medreseleri, camileri ve dar sokakları görmek, derslerde duyduğum bilgilerin gözümün önünde canlanmasını sağladı. Ardından Bursa’ya vardık. Osmanlı’nın ilk başkentinde Ulu Cami’nin huzurunu yaşamak, Yeşil Türbe’nin ihtişamına şahit olmak ve Osman Gazi ile Orhan Gazi türbelerinde dua etmek beni derinden etkiledi. Bursa’daki camilerden birinde hocamız, kubbeler ve mihraptan öte ayrıntılara da dikkat çekti. İç kısımlardaki küçük odacıkların bir kısmının dinlenme, bir kısmının misafir ağırlama, hatta bazılarının duruşma odası olarak kullanıldığını anlattı. O an, camilerin Osmanlı toplumunda sadece namaz kılınan yerler değil, aynı zamanda hayatın merkezi ve adaletin dağıtıldığı birer sosyal kurum olduğunu fark ettim. Bana en çarpıcı gelen şey ise bir şehrin düzeninin kalbinin camide atıyor olmasıydı.

Bu gezi, bir programın parçasından öte, biz gençler için tarih ile bugün arasında köprü kuran kıymetli bir tecrübe oldu. Bana yalnızca geçmişimizi hatırlatmakla kalmadı, geleceğimizi nasıl inşa etmem gerektiğini de gösterdi.

Vakfımıza ve hocalarımıza şükranla,

Vesselam…

Benzer Yazılar

Yorum Yap