İslam siyaset düşüncesinde siyasi otoritenin meşruiyeti, yöneticinin kimliğiyle beraber üstlendiği görev ve sorumlulukları yerine getirmesine bağlanmıştır. Devlet başkanlığı bir imtiyaz olarak değil; dini muhafaza etmek, şerʿî hükümleri uygulamak, toplumu korumak ve adaleti tesis etmek gibi yükümlülükler çerçevesinde gerekli görülmüştür. Bu bağlamda adalet ve cihad, meşruiyetin iki temel dayanağı olarak temayüz etmektedir. Adalet, şeriata ittibanın en güçlü göstergesi kabul edilmiş; büyük günahlardan sakınma ve dinî-ahlaki hassasiyetleri gözetme şeklinde tanımlanmıştır. Yöneticinin tasarruflarının şerʿî hükümlere uygunluğu, toplum nezdindeki güvenilirliği ve meşruiyetiyle doğrudan ilişkilendirilmiştir. Cihad ise hem dinî bir vecibe hem de siyasi otoritenin meşruiyetini koruma aracı olarak değerlendirilmiş; sultanın İslam toplumunu iç ve dış tehditlere karşı koruması asli sorumluluğu sayılmıştır. Bu çerçevede ulema ise, adaletin ölçütü olan şerʿî uygunluğu belirleyen ve cihadın sınırlarını tayin eden merci olarak meşruiyetin tesis ve idamesinde belirleyici bir rol üstlenmiştir. Bu yazı, Manastırlı Kadı Terzizâde Mahmûd b. Ahmed’in (ö. 1026/1617) Fezâʾilü’l-cihâd adlı risalesi üzerinden sultan, ulema ve adalet-cihad ekseninde meşruiyet kurgusunu incelemektedir. Eser, bir cihad risalesi olmakla birlikte, özellikle ilk bölümlerinde hadis rivayetleri çerçevesinde sultanın gerekliliğini ve itaati temellendiren, ancak meşruiyeti sorumlulukların ifasına bağlayan bir siyasi nasihatnâme niteliği taşımaktadır. Risalede sultanın meşruiyeti, iktidar gücünden ziyade adalet ve cihad yükümlülüklerini yerine getirmesine dayandırılmakta; ulemanın bu süreci ilmî-şerʿî otorite olarak çerçevelediği vurgulanmaktadır.
Müellif ve Eser Hakkında
Terzizâde Mahmûd b. Ahmed’in hayatına dair bilgiler sınırlıdır. Manastır’da doğduğunu bildiğimiz müellif, Hoca Sâdeddin Efendi’den (ö. 1008/1599) mülâzemet almış; Manastır, Serez ve Üsküp’te kadılık yapmıştır. Hocazâde Mehmed Efendi (ö. 1024/1615) ile Esad Efendi (ö. 1034/1625) dönemlerinde tezkirecilik görevinde bulunmuştur. Fezâʾilü’l-cihâd’ın mukaddimesi ve ferağ kaydı, müellifin yaklaşık sekiz yıl Hicaz’da bulunduğunu göstermektedir. 1026/1617’de hac yolculuğu sırasında Mekke’de vefat etmiştir.
Bu yazının konusu olan Fezâʾilü’l-cihâd, mukaddime, beş bölüm ve hatimeden oluşmaktadır. Sultan I. Ahmed’e takdim edildiği ileri sürülse de metinde buna dair açık bir ithaf bulunmamaktadır. Mukaddimede müellif, Hicaz’dan ayrılışının doğurduğu manevi ıstırabı dile getirir; Hz. Peygamber’den hadis rivayet etmenin faziletine dair rivayetleri telif gerekçesi olarak sunar. Cihad konusunun seçimi ise dönemin “nefse, şeytana ve düşmanlara karşı mücahede zamanı” oluşuyla açıklanır.
İlk iki bölüm sultanın faziletleri ve sorumluluklarına, üçüncü bölüm ulemaya hürmete ayrılmıştır. Bu kısımlarda başta temel hadis kaynakları olmak üzere hadis şerhleri ve tarih eserleri kullanılmıştır. Dördüncü bölümde cihadın niyet boyutu ve fıkhi hükümleri, özellikle Hanefî literatür çerçevesinde (İbnü’l-Hümâm, Serahsî, Fetâvâ-yı Hindiyye vb.) ele alınır. Beşinci bölümde ise cihadın ve şehitliğin faziletleri hadisler üzerinden temellendirilir. Hatimede ise Hudeybiye Antlaşması, Hayber Seferi ve Mekke’nin Fethi gibi siyer örnekleri aktarılır. Bu yapı, eserin hem nasihatnâme hem de fıkhi-hadis derlemesi niteliğini ortaya koymaktadır.
Otorite, Meşruiyet ve Mesuliyet: Terzizâde’ye Göre Sultanın Faziletleri ve Görevleri
Yazının bu bölümünde risalenin sultanın faziletlerine ve sorumluluklarına ayrılan ilk iki başlığı ele alınacaktır. Burada müellifin zikrettiği rivayetler ve bunlara ilişkin getirdiği yorum ve değerlendirmelerden hareketle nasıl bir siyasi otorite tasavvuruna sahip olduğu ve bu otoritenin meşruiyet zeminini nasıl kurguladığı incelenecektir.
Terzizâde ilk olarak sultanın “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi (zıllullah) ve mızrağı (rumhuhû)” olduğuna dair rivayetleri zikreder. Bu rivayetlerde adil ve mütevazı sultan, mazlumların sığınağı olarak tasvir edilmekte; ona nasihat edilmesi, tazim gösterilmesi ve itaat edilmesi dinî bir yükümlülük olarak sunulmaktadır. Bununla birlikte bu sıfat, sultana kutsiyet atfetmekten ziyade ağır bir sorumluluğa işaret etmektedir. Müellif, “gölge”yi zulmü defeden ve insanları himaye eden; “mızrak”ı ise düşmanı caydıran ve tebaayı koruyan bir metafor olarak açıklar. İbnü’l-Esîr’e dayanarak bu iki sıfatın esasen iki temel göreve tekabül ettiğini belirtir: mazluma yardım edip zalimi engellemek (adalet) ve düşmanlara karşı caydırıcılık sağlamak (cihad). Böylece sultanın meşruiyeti, bu görevleri yerine getirme konusundaki yetkinliğine bağlanır.
Sultanın Allah’ın gölgesi ve mızrağı olduğuna dair rivayetlerin ardından adil yöneticinin üstünlüğünü konu edinen rivayetlere geçen müellif bu bağlamda ilk olarak kıyamet gününde Allah’ın gölgesinde gölgelenecek yedi sınıf insan hadisini zikretmekte ve ilk sırada sultanın adının geçmesini onun derecesinin yüceliği ve faziletinin büyüklüğü ile açıklamaktadır.
Zira adil bir yöneticinin bir günü, elli, altmış hatta yüz yıllık nafile ibadetten daha faziletlidir. Bu kısımdaki rivayetler ekseriyetle sultana nasihat etmenin önemini vurgulayan, ikramda bulunmayı ve saygı göstermeyi emreden, itaatin gerekliliğini ifade eden rivayetlerden oluşmaktadır. Müellif itaat bağlamında beyʿat konusuna da değinmekte ve sultana beyʿat etmeden ölmüş olan kimsenin cahiliye ölümüyle öleceğine dair rivayeti zikretmektedir. Bununla birlikte burada itaatin sınırları da açıkça belirtilmiştir: Masiyet konusunda itaat söz konusu olmamaktadır.
Müellif ayrıca yöneticilik talebini nehyeden rivayetlere yer vererek iktidarı bir imtiyazdan ziyade ağır bir emanet olarak tanımlar. Sultanın ehil yardımcılar seçmesi gereği de “emaneti ehline verme” ilkesiyle temellendirilir; kötü vezirlerin devletin çöküşünde oynadığı role dair tarihî örnekler zikredilir.
İkinci ana başlıkta sultanın sorumlulukları özellikle adalet ekseninde ele alınır. Hac 22/41 ve Nisâ 4/58 gibi ayetler çerçevesinde adalet, iyiliği emretme ve zulmü engelleme görevleri vurgulanır. Adalet dairesi düşüncesi ve Ömer b. Abdülaziz’e nispet edilen menkıbeler üzerinden mülkün devamının adalete bağlı olduğu ifade edilir. Böylece Terzizâde, sultanın meşruiyetini ilahi bir imtiyazdan değil, adalet ve cihad sorumluluklarını yerine getirme yükümlülüğünden türeten bir siyasal tasavvur ortaya koymaktadır.
İlmin Otoritesi: Terzizâde’nin Ulema Merkezli Siyaset Okuması
Terzizâde Mahmûd b. Ahmed’in Fezâʾilü’l-cihâd adlı risalesinin üçüncü bölümü, “Ulemaya Tazim, Saygı ve İkramda Bulunmaya Dair” başlığını taşımakta olup hacimce kısa (yaklaşık iki varak) olmasına rağmen metnin siyaset teorisi bakımından merkezî bir işlev üstlenmektedir. Müellif bölüme Hac 22/30 ve 32. ayetleriyle başlamakta; bu ayetlerde geçen şeâʿir ve hurumât kavramlarını dinin alametleri olarak yorumlayarak ulemayı bu ilahi nişanelerin en yüceleri arasında konumlandırmaktadır. Böylece âlimler, doğrudan ilahi hürmet alanı içinde değerlendirilir.
Devamında zikredilen hadislerde ulemaya izzet ve ikramın gerekliliği vurgulanır. Rivayetlerin önemli bir kısmında ulema ile adil sultanın birlikte anılması dikkat çekicidir; ilim sahibi ve adil yöneticiye saygısızlığın nifak alameti sayılması bu paralelliği güçlendirir. Ayrıca ulemayla istişarenin gerekliliği öne çıkarılarak, onların rehberliğinden uzaklaşmanın siyasi ve ahlaki sapmaya yol açacağı ima edilir. Müellif, tarihî anekdotlar üzerinden ilme hürmetin mülkün bekasıyla ilişkisini somutlaştırır.
Allah’ın velilerine düşmanlık edenlerin azaba uğratılacağını bildiren rivayet ve Nevevî’den nakledilen Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî’ye göre Allah’ın velilerinin ulemadan ibaret olduğu, onların da veli kabul edilmemesi durumunda Allah için başka velinin bulunmayacağı yorumu, ulemanın velayet mertebesiyle irtibatlandırılmasını sağlar; bu çerçevede ulemaya dil uzatmanın manevi çöküşe ve nihayet iman kaybına yol açacağı belirtilir. Böylece ulema yalnızca epistemik değil, manevi bir koruma alanı içinde tasavvur edilir.
Terzizâde’nin cihad risalesinde ulemaya müstakil bir bölüm ayırması, sultanın meşruiyetini salt askerî kudrete değil, şerʿî zemine dayandırma arzusuyla ilişkilidir. Adalet ve cihadın şeriatla irtibatı dikkate alındığında, bu hükümlerin tayin edicisi olan ulema, sultanın fiilî tasarruflarını sınırlandıran ve meşruiyetini temellendiren otorite olarak konumlandırılır. Böylece sultanın fiilî cihadı ile ulemanın ilmî cihadı arasında tamamlayıcı bir ilişki kurulmakta; dinî ve siyasi otorite arasındaki denge teorik bir çerçeveye oturtulmaktadır.
Sonuç
Terzizâde Mahmûd b. Ahmed’in Fezâʾilü’l-cihâd adlı risalesi, Osmanlı siyaset düşüncesinde otorite ile meşruiyet arasındaki ilişkiyi, sultanın sorumlulukları ve özellikle adalet ile cihad perspektifi üzerinden ele almaktadır. Cihada odaklanan bir metin olmasına karşın, müellif ilk üç bölümde sultanın faziletleri ve sorumluluklarını detaylandırarak siyasi otorite için bir meşruiyet zemini inşa eder. Terzizâde’ye göre sultanın meşruiyeti, salt siyasi veya askerî gücüne değil; makamın gerektirdiği sorumlulukları yerine getirmesine, adaleti tesis etmesi ve cihadı gerçekleştirmesine bağlıdır. Bu bağlamda iktidar, ilahi bir ayrıcalık değil, hukuki ve ahlaki bir sorumluluk olarak tanımlanmaktadır. Sultana atfedilen “Allah’ın gölgesi ve mızrağı” sıfatı, ona sınırsız yetki tanımaktan ziyade, adalet ve emanet sorumluluğunu yüklemektedir. Adaletin bir cihad biçimi olarak yorumlanması, metnin özgün yönünü oluşturur; cihad yalnızca askerî mücadeleyi değil, aynı zamanda toplumsal düzenin ve hakkaniyetin korunmasını da kapsar.
Üçüncü bölümde ise ulemaya saygı ve tazim vurgulanmakta, böylece siyasi otorite ile dinî otorite arasındaki bağ kurulmaktadır. Ulema, sultanın otoritesine dinî ve hukuki meşruiyet kazandıran temel unsurdur; adaletin ölçülerini ve cihadın hükümlerini belirleyerek sultanın eylemlerini denetler. Terzizâde, sultan ile ulema arasındaki bu ilişkiyi, zıllullah metaforunun anlamını yeniden kurgulayarak açıklar: sultan, sorgulanamaz bir kutsal otorite değil, şeriat ve onun temsilcileri olan ulemanın gözetimine tabi bir emanetçidir. Böylece risale, Osmanlı siyaset düşüncesinde meşruiyetin temininde ilmî-dinî otoritenin belirleyici rolünü ortaya koymakta ve taşradaki ilim çevrelerinin siyasi yorumdaki katkılarını göstermektedir.
Kaynakça
Atâyî, Nevʿîzâde. Hadâ’i̇ku’l-hakâ’i̇k fî tekmi̇leti̇’ş-Şakâ’i̇k. haz. Suat Donuk. C. 2. Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2017.
Bağdatlı İsmail Paşa. Hediyyetü’l-ʿârifîn esmâʾü’l-müʾellifîn ve âsârü’l-musannifîn. C. 2. MEB Yayınları, 1955.
Bursalı Mehmed Tâhir. Osmanlı Müellifleri. Editör Fikri Yavuz ve İsmail Özen. C. 1. Meral Yayınevi, t.y.
Kehhâle, Ömer Rızâ. Muʿcemü’l-müʾellifîn: Terâcimü musannifi’l-kütübi’l-ʿArabiyye. C. 12. Mektebetü Mesnâ, t.y.
Terzizâde, Mahmûd b. Ahmed. “Fezâʾilü’l-cihâd”. t.y. Pertev Paşa 151. Süleymaniye Kütüphanesi.
Terzizâde, Mahmûd b. Ahmed. “Fezâʾilü’l-cihâd”. t.y. Şehid Ali Paşa 519. Süleymaniye Kütüphanesi.