Tuna Boylarından Payitaht’a: Süleyman Hilmi Tunahan

Tuna Boylarından Payitaht’a: Süleyman Hilmi Tunahan

Balkanlar Ve Bir Manevi Mimar

Balkanlar Osmanlı’nın göz bebeği ve İslam’ın dirildiği yerlerden biridir. Adriyatik’ten Batı Trakya’ya kadar uzanan balkan topraklarında 1400 yıllık İslam kültürünün gelişimi ve yayılımında gerek ilmi gerekse yaşantı olarak Balkanların emeği büyüktür. Medreseler ve tekkelerde dönemin önderliğini yürüten ve toplumun manevi ruhunu ayakta tutan ulema ve sûfîler hatta ulema hanedanları yetiştirmiştir. Sarı Saltuk, Abdullah Bosnevî, Filibeli Ahmed Hilmi, Üsküplü Ata Balkanlarda yaşamış ilim ehli ve mutasavvıflardan bazılarıdır.  Şumnu, Bosna gibi merkezi yerlerde Şerif Halil Paşa Külliyesi, Medresetü’n-Nüvvâb, Gazi Hüsrev Bey Medresesi, Demir Baba Tekkesi ve Blagay Tekkesi gibi toplumu diri tutan ve bazılarının günümüzde bile faaliyet gösterdiği,  eğitim ve tezkiye yerleri mevcuttur.

Hem ilmi hem de tasavvufi yönüyle topluma önderlik eden zatlardan biri de Süleyman Hilmi Tunahan’dır. Gerek Bulgaristan’da gerekse İstanbul’da zamanın en prestijli eğitim kurumlarında en yüksek seviyeleri elde eden Süleyman Hilmi Tunahan, Nakşibendi tarikatının da saygın isimlerinden biri olmuş;  ahlak ve ilim yolunda birçok kişinin ve bulunduğu toplumun hidayetine vesile olmuştur.

Süleyman Hilmi Tunahan’ın Nesebi

Süleyman Hilmi Tunahan, günümüzde Bulgaristan sınırları içinde bulunan Silistre’nin Hezargrad (Razgrad) kasabasının Ferhatlar köyünde dünyaya gelmiştir. Babası Silistre’de Hacı Ahmed Paşa Medresesi müderrislerinden Hocazâde Osman Fevzi Efendi, dedesi ise “Kaymak Hâfız” diye bilinen Mahmud Efendi’dir. “Hocazâdeler” diye tanınan ailesinin soyunun, Fâtih Sultan Mehmed’in, kız kardeşiyle evlendirip Tuna bölgesine yönetici (Tuna Hanı) olarak gönderilen ve Hz. Peygamber’in neslinden gelen Seyyid İdris Bey’e dayandığı kabul edilir. Kendisi de “Hocazâde” lakabıyla anılan Süleyman Hilmi Efendi, sonradan “Tunahan” soyadını almış, üç yaşında ölen oğlu Fâruk’tan dolayı “Ebülfâruk” künyesiyle tanınmıştır.

Bir Din Adamının İlmi Serüveni

1902’de başlayıp 1919’da biten eğitim hayatı boyunca Silistre ve İstanbul’daki çeşitli medreselerde bulunmuş, dersiâm, dersihâs, sahn-ı seman, medresetü’l-kudât ve medresetü’l-mutahassısîn gibi üst düzey eğitim kademelerinden mezun olarak icazetnameler almıştır. Babası onu İstanbul’a gönderirken şu tarihi tavsiyede bulunmuştur:

“Oğlum, usûl-i fıkıh ilmine iyi çalışırsan, dininde kuvvetli olursun; mantık ilmine iyi çalışırsan, ilminde kuvvetli olursun.”

 1918’de hala talebe iken İstanbul müderrisliği ruûsu verilmiştir. Böylece 1918’de resmen başladığı tedrisat, ihya ve irşad faaliyetleri, hayatının sonuna kadar devam etmiştir.

Gerek resmi gerekse fahri bir şekilde müderrislik ve vaizlik gibi vazifeler üstlenen Süleyman Hilmi Tunahan ziraat ile de meşgul olmuştur.

Zorlu Yıllar ve Mücadelesi

1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun çıkması üzerine, o tarihte İdare Heyeti Azası ve Kâtib-i Umumisi (Genel Sekreter) olduğu “Müderrisîn Cemiyeti”ne mensup 500 civarında din adamını acilen toplantıya çağırmıştır. Süleyman Efendi burada yaptığı konuşmasında İslam dininin devamının kendi ellerinde olduğunu, her birinin 2 öğrenci yetiştirmesi hâlinde dinin iki nesil daha unutulmayacağını ifade etmiştir. Aynı toplantı sonunda resmî makamlara gönderdiği bir telgrafta “Biz aşağıda isim ve imzaları bulunan dersiamlar hiçbir ücret talep etmeden Müslüman çocuklarından arzu edenlere din dersi vermeye hazırız” diyerek izin istemişlerdir. Ancak resmî makamların “Memlekette Tevhid-i Tedrisat Kanunu yürürlüktedir. Hilafına hareket şiddetli ceza-i müstelzimdir” cevabı üzerine kendisi ve birkaç dersiam dışında din adamlarının tamamı geri adım atmak zorunda kalmışlardır. 

İlk zamanlarda ders okutma imkânı çok kısıtlı olup, neredeyse uzun süre talebe bulmakta zorlanmıştır. 1928’deki harf inkılâbının ardından din eğitimi açısından şartlar daha da zorlaşmıştır. Sıkılaşan kısıtlamalar ve polis takibatı nedeni ile neredeyse talebe bulunamaz hale geldi. Talebeler dinî ilimleri tahsil etmekten çekiniyor, bir müddet devam ettikten sonra bırakıp gidiyordu. Talebe bulamadığı dönemlerde iki kızını okutarak onlara icâzet vermiştir.

O günlerde sürekli polis takibi altında tutulan Süleyman Efendi, 1930’da İstanbul’dan ayrılıp babasından kalan yüklü bir mirasla Çatalca’nın Kabakça köyünde Hâlid Paşa Çiftliği’ni kiralamış ve ziraatla meşgul olmaya başlamıştır. Asıl gayesi, çiftlikte çalışan işçilerden kabiliyetli olanları seçerek onlara birkaç yıl ders okutmaktı. Ancak bu durum jandarma tarafından tespit edilince başka yerlerde aynı yöntemi denese de sıkı takipler nedeni ile bir sonuç elde edememiştir.

Tasavvufî Yaşantısı

Süleyman Hilmi Tunahan, ilmi çalışmalarının yanı sıra tasavvuf ve tezkiye ile ilgilenmeyi de ihmal etmemiştir. İlk gençlik yıllarında babasından Nakşibendiyye usulüyle tasavvuf eğitimi almış, daha sonra  İstanbul’da Nakşibendiyye’nin Müceddidiyye koluna mensup Özbekistanlı Şeyh Selâhaddin b. Mevlânâ Sirâceddin’in rehberliğinde Bursa Uludağ’da erbain çıkartarak seyrüsülûkünü tamamlamıştır. Buradan hilafet alarak irşad vazifesine başlamıştır. Tarikat silsilesi Selâhaddin b. Mevlânâ Sirâceddin yoluyla İmâm-ı Rabbânî’ye varmaktadır. Onun üzerinde hassasiyetle durduğu hususlardan biri, İmâm-ı Rabbânî’nin Ehl-i sünnet inancıyla tasavvufu mezcettiği eseri Mektûbât’ın okunması olmuştur.

Kendisine Şiâr Edindiği Şey: Îlâ-yı Kelimetullah

Süleyman Efendi sûfî kişiliğinin yanı sıra İslam şuurunu aşılama ve İslami değerlere sahip çıkma yönüyle ön planda olmuştur. Dönemin siyasi şartlarından ve İslam’ı yayma ve sahip çıkma isteğinden dolayı baskı ve takibat gibi birçok sorunla karşılaşmıştır. Birçok kez vaizlik görevinden azledilmiş; hatta hakkında idam talebi ile yargılamalar dahi yapılmıştır. Buna rağmen o “îlâ-yı kelimetullah” davasından vazgeçmemiş, son nefesine kadar bu uğurda emek sarf etmiştir.

Tedrisat için 1907’de İstanbul’a gelmesinden sonra Balkanlarla ve memleketiyle fiili irtibatı azalmıştır. Birçok kez babası ile mektuplaşsa da, kaynaklarda Bulgaristan’a tekrar döndüğüne dair bir kayda rastlanmamıştır.

16 Eylül 1959 tarihinde vefat eden Süleyman Efendi, hükümetin izniyle Fâtih Camii hazîresine defnedilmek istenmiş, ancak olumlu cevap alınamayınca Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilmiştir.

Benzer Yazılar

Yorum Yap