Kalkandelenli Hafız Süleyman Efendi’nin Davetçi Kimliği

Kalkandelenli Hafız Süleyman Efendi’nin Davetçi Kimliği

Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’dan çekilmesinin ardından, Kuzey Makedonya ve çevresinde dinî yapılar ve İslami miras ciddi bir tehdit altına girmiştir. Bu dönemde yaşayan Kalkandelenli Hâfız Süleyman Efendi (1894–1950), ilmî kimliği ve irşad faaliyetleriyle Osmanlı sonrası Balkanlar’da dini kimliğin korunması için mücadele eden önemli bir şahsiyet olarak öne çıkmaktadır.

Hâfız Süleyman Efendi’nin dinî liderlik vasfının belirginleştiği dönem, Birinci Dünya Savaşı yıllarında askerî seferberlik kapsamında İstanbul’a sevk edilmesiyle başlamış; resmî engellemelere ve din hizmetlerinin geri plana itilmesine rağmen, imamlık görevini fiilen sürdürerek askerlerin dinî ihtiyaçlarını karşılamaya devam etmiştir.

İstanbul’da bulunduğu dönemde irşad faaliyetlerini sürdüren Süleyman Efendi, işgal yıllarında Beşiktaş’ta Kur’an okumak için kendisine başvuran Tunuslu ve Cezayirli askerlerin inançlarına aykırı biçimde işgal saflarında yer almalarından derin üzüntü duymuştur.

Süleyman Efendi’nin kaleme aldığı hatıratındaki tespitler, işgal yıllarında sömürgeci politikaların Müslümanlar üzerinde oluşturduğu baskı ve yabancılaşmayı açık biçimde yansıtır. Mondros Mütarekesi’yle Osmanlı’nın çaresizliğe sürüklendiğini, Sevr Antlaşması ve İzmir’in işgaliyle birlikte ise yeni bir mücadelenin kaçınılmaz hâle geldiğini ifade eder. Ona göre bu süreç, Osmanlı’nın halk nezdinde itibarsızlaştırılmasına ve laik bir düzenin benimsenmesine zemin hazırlamıştır. Artan baskılar karşısında Kalkandelen’e dönen Süleyman Efendi, hilafetin kaldırılmasını bu sürecin en ağır ve yıkıcı sonucu olarak değerlendirir.

Hilafetin ilgasını “İslâm’ın başını koparmak” şeklinde nitelendirmiştir. Bu nitelendirme ise halifelik kurumuna atfettiği hayati önemi göstermektedir. Ona göre İngiltere ve Fransa, Müslümanları başsız ve dağınık bırakarak İslâm dünyasını kalıcı biçimde tahakküm altına almayı hedeflemiştir. Laikleşmiş Türk hükümeti ise Müslümanların dinî hamasetini zayıflatmak için bir örnek olarak sunulmuştur. Bu yaklaşım, Süleyman Efendi’nin anti-emperyalist duruşunu, modernleşme adı altında yürütülen laikleşme politikalarına mesafesini ve Müslüman toplumların hem siyasî bağımsızlıklarını hem de dinî bütünlüklerini korumaları gerektiğine olan inancını yansıtır.

Süleyman Efendi’nin hatıratı, Birinci Dünya Savaşı sonrası Kalkandelen ve çevresindeki siyasî ve toplumsal değişimlere ışık tutar. Bulgar işgalinin ardından yaşanan kıtlık ve sıkıntılar, Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı döneminde dinî kurumların siyasete alet edilmesiyle birleşmiştir. İmamların azaltılması, maaşların düşürülmesi ve cemaatlerin siyasî çekişmelere konu edilmesi, ona göre din hizmetlerini bağımsızlıktan uzaklaştırmıştır.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında belediye ve kaymakamlığın el değiştirmesiyle şer‘iyye mahkemesi kapatılmış, bu durum Süleyman Efendi tarafından dinî yargının tasfiyesi olarak değerlendirilmiştir. Hocası Behçet Efendi Şapati’nin yönlendirmesiyle mahkeme, bütçe yetersizliği gerekçesiyle resmen açılamasa da yaklaşık beş ay boyunca medrese bünyesinde faaliyetini sürdürmüş ve masrafları Süleyman Efendi tarafından karşılanmıştır. Ona göre şer‘iyye mahkemelerinin kapatılması girişimi Müslümanların birliğini hedef alan bilinçli bir siyasetin parçasıdır. Mahkemenin yeniden işlerlik kazanmasının ardından ise bazı yerel yöneticiler, işgalcilerin taahhütlerine rağmen eski Arnavutluk kanunlarını ve laik aile hukukunu dayatmaya çalışmış, bu doğrultuda 1942 Mart’ında gençlere imzalatılan dilekçeler büyük toplumsal tepkiye yol açmış; Süleyman Efendi bu süreci esasen şer‘î hukuku devre dışı bırakma girişimi olarak yorumlamıştır. Bu girişimlerin müsebbibinin İngiltere olduğunu iddia etmiş; şer‘î hukuka aykırı düzenlemelere karşı mücadeleyi savunmuştur. Vaazlarında halkı harekete geçirmeyi amaçlamış; şer‘iyye mahkemeleri ve dinî özerkliğin korunması için imza vermeye davet etmiştir. Bu çağrı geniş destek bularak anayasal din özgürlüğüne dayanan bir dilekçeye dönüşmüştür. 

Ancak bu girişim kısa sürede engellenmiş ve Süleyman Efendi, İtalyan polisi tarafından tutuklanarak Tiran’a sürgün edilmiştir. Süleyman Efendi, dönemin Emniyet Genel Müdürü Şükrü Boşe ile yaptığı görüşmede, eski ve yeni Arnavutluk’un tek bir hukuk düzeni altında birleştirilmesi ve şer‘î uygulamalardan vazgeçilmesi yönündeki yaklaşımı, şeriatın ilahî kaynağını esas alarak eleştirmiş; beşerî kanunların Allah’ın rızasına ulaştırmayacağını vurgulamıştır. Bu tutumu karşısında Şükrü Boşe’nin sessiz kaldığı, ardından Süleyman Efendi’ye Tiran’dan ayrılmama şartıyla sürgün kararı tebliğ edildiği ve böylece yaklaşık üç ay sürecek sürgün sürecinin başladığı anlaşılmaktadır.

Tiran’da sürgün günlerinde bulunan Hâfız Süleyman Efendi gelişmeleri yakından izlemiş ve görüşlerini Başvekil Mustafa Kruja’ya yazdığı bir mektupta dile getirmiştir. Mektubunda, Kalkandelen ve çevresinin Türkiye ile güçlü aile bağlarına dikkat çekmiştir. Dinî imtiyazların kaldırılmasının halkı göçe zorlayacağını ve memleketin yabancı unsurlarla doldurulacağını belirtir. Ona göre halkı kendi yurdunda tutacak tek çare, şer‘iyye mahkemeleri başta olmak üzere dinî hakların korunmasıdır.

Bu mektup, Süleyman Efendi’nin davet anlayışının sadece sözlü tebliğle sınırlı olmadığını; dinî kurumların muhafazası yoluyla ümmetin birlik ve dirliğini savunan bir mücadeleye dönüştüğünü gösterir niteliktedir.

Hafız Süleyman Efendi’nin “Tarihçe-i Hayatım” başlıklı hatıratı 1942 yılına kadar uzansa da sonraki hayatına dair farklı tanıklıklar onun davet ve irşad hizmetlerini siyasi baskılara rağmen sürdürdüğünü göstermektedir. Balkan coğrafyasında din, vatan ve milliyet kavramlarının ayrılmaz bir bütün hâline geldiği bu dönemde, Süleyman Efendi hem Slav yayılmacılığına hem de komünist ideolojiye karşı Müslüman halkı bilinçlendirmiştir. Müftülük yıllarında Çarşı Medresesi’nin Alman yetkililerince ziyaret edilmesi, savaş sonrası dönemde komünist rejim tarafından “iş birliği” suçlamasına dönüştürülmüş; böylece şahsiyetini karalamak, halk nezdindeki otoritesini kırmak hedeflenmiştir.

1944 yılının sonunda Prizren’e geçen Süleyman Efendi, burada Mehmet Paşa Medresesi’nde müderris, Bayraklı Camii’nde imam olarak görevlendirilmiştir. Verdiği dersler ve yaptığı sohbetler yalnızca Prizren’de değil, daha geniş bir çevrede yankı bulmuştur. Halkın ona duyduğu sevgi ve hürmet, Ramazan aylarında iftar ve sahur hazırlamak için adeta bir yarışa dönüşmüştür. Bu yoğun hizmet yıllarında ailesini Kalkandelen’de bırakmak zorunda kalmış; küçük kızı Perihan Beraet onu hiç göremediğini, yalnızca doğumundan sonra babasının ona ismini verip daha sonra bir daha hiçbir arada bulunamadıklarını aktarmaktadır. Bu ayrılık, onun davet yolunda katlandığı zorlukların en çarpıcı örneklerinden biridir.

Ancak Prizren’deki hizmetleri de uzun sürememiştir. 1948’de medreselerin kapatılması ve gizli servisin baskılarının artması sebebiyle buradan ayrılmaya mecbur bırakılmıştır. Saraybosna’da, Hafız Yakup Efendi Muçeziu’nun yardımıyla barınma imkânı bulmuş, Boşnak alimlerin desteğini görmüştür. Fakat çok geçmeden bir ihbar üzerine hedef hâline gelmiştir. Prizren’in “Metohia” kulübünde oynayan bir Sırp futbolcu, dostluk maçı için gittiği Saraybosna’da sokakta Süleyman Efendi’yi görmüş ve onu tanımıştır. Ardından Yugoslav Gizli Servisi (UDBA)’ne giderek, onu komünist düzene karşı duran bir şahsiyet olarak ihbar etmiştir.

Bu ihbar üzerine tutuklanan Süleyman Efendi, Üsküp’e götürülmüş ve hiçbir yargılama yapılmaksızın hapse atılmıştır. Burada ağır işkencelere ve kötü muamelelere maruz kalmıştır. Aynı koğuşta bulunan bir mahkûmun aktardığına göre, sürekli olarak domuz eti içeren yemekler verilmiş, Süleyman Efendi bunları yememiş; bu da sağlığının giderek bozulmasına sebep olmuştur. Oğlu Taceddin Efendi’nin ifadesine göre, babasının hastalanarak cezaevi hastanesinde vefat ettiği kendisine askerlik görevindeyken bildirilmiştir. Ancak vefatı hakkında detaylı bilgi verilmemiş, cenazesi de ailesine teslim edilmemiştir. Mezarının nerede olduğu bugün dahi bilinmemektedir. 

Onun vefatı, davet anlayışında “hâl” kavramının ne denli belirleyici olduğunu da ortaya koymaktadır. İslam düşüncesinde hâl; ilim, ahlâk ve edebin şahsiyet diliyle dışa yansımasıdır. Süleyman Efendi hem ilmî otoritesi hem de vakur kişiliğiyle bu bütünlüğü temsil etmiştir. Kalkandelen halkı onu “fistanlı hoca” olarak anmış; yürüyüşündeki vakar, cübbesindeki zarafet, söz ile temsil arasındaki uyumu sembolleştirmiştir. Onun şahsında, davet yalnızca bir tebliğ faaliyeti değil, bizzat hayatla örülen bir şahsiyet dili olmuştur.
Not: Bu metin VI. Üsküp Düşünce Okulu Sempozyumu’nda (VI. Üsküp Düşünce Okulu Mezuniyeti) sunulmuştur.

Kaynakça

Ana Kaynak: Kalkandelenli Hafız Süleyman Efendi (kendi hal tercemesi, el yazma). Özel arşiv.

Ellis, Burcu Akan. “The Hafiz Who Walked in Beauty: Epic Figures and Genealogical Memory among Turkish-Speaking Albanians in Macedonia.” American University 19, no. 1 (2001): 128–137.

İzeti, Metin. Kandilat e udhës së drejtë: rrëfime për hoxhallarët e Tetovës. Shkup: Myftinia e Tetovës, 2019.

Izeti, Metin. “Një Imam i urtë në kujtimet e mia, Hafiz Taxhuddin Shehabi.” Tetova News, 9 Mayıs 2019. Erişim 1 Ağustos 2025. https://tetovanews.info/2019/05/nje-imam-i-urte-ne-kujtimet-e-mia-hafiz-taxhuddin-shehabi.

Krasniqi, Memli, Hysen Matoshi, Nuridin Ahmeti, Sonila Boçi, Ledia Dushku, ve Shpend Avdiu. Kujtesa Kolektive: Dëshmi dhe Ngjarje (1944–1966). Prishtinë: Instituti Albanologjik, 2016.

Miftari, Faik. Hafizët e Prizrenit me rrethinë (1912–2012). Prizren: Këshilli i Bashkësisë Islame, 2012.

Miftari, Faik. “Imamët dhe Myezinët e Xhamisë së ‘Gazi Mehmed Pashës’ (Bajraklisë) në Prizren (1917–2017).” İçinde Takvim 1439–1440 / Kalendar 2018, 263–282. Prishtinë: Kryesia e Bashkësisë Islame të Republikës së Kosovës, 2018.

Taşgetiren, Ahmed ve H. Kâmil Yılmaz. “Mektebimiz İzbeler Oldu.” Altınoluk Dergisi 117 (1995).

Yılmaz, Hasan Kâmil. Tasavvufta İrşad. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı, 2023.

Benzer Yazılar

Yorum Yap