Gönüllere Şifa: Blagay Tekkesi

Gönüllere Şifa: Blagay Tekkesi

“Eğer biz bu Kur’an’ı bir dağın tepesine indirseydik, sen onu Allah korkusundan başını eğip paramparça olduğunu görürdün. Biz bu misâlleri insanlara veriyoruz ki, etraflıca düşünüp gerekli dersi alsınlar.” (Haşr 21)

Bu ayet, dağların bile taşıyamadığı bir ağırlığın —ilâhî hakikatin— insan kalbine nasıl nüfuz ettiğini düşündürür. Blagay Alperenler Tekkesi’ne doğru yol alırken zihnimde en çok bu ayet dolaşıyordu. Belki de yaklaşmakta olduğum mekân, yalnızca bir tekke değil, insanın kendi benliğinde oluşturduğu ego dağını keşfettiği bir tefekkür alanıydı.

Mostar yakınlarında, Buna Nehri’nin kaynağında kurulu Blagay Tekkesi, yaklaşık altı asır önce Anadolu’dan Balkanlar’a gönderilen dervişler tarafından inşa edilmiştir. Rivayete göre Hersek Dükü Stjepan Kosača, tekkenin yapılmasına izin vermiş ancak kaleden görünmemesini şart koşmuştur. Bu bilgi, Balkan tarihinde İslamlaşma sürecinin çoğu zaman zorlayıcı değil, yerel güçlerle müzakereye dayalı bir kültürel yakınlaşma üzerinden ilerlediğini gösterir.

Osmanlı fetih politikası çerçevesinde bölgeye gönderilen Bektaşi ve diğer tarikat dervişleri, yalnızca dinî bir misyon değil, aynı zamanda toplumsal bir dönüşüm taşımaktaydılar. Nitekim tekkenin ruhunda dört tarikatın izlerini görmek, Balkan İslamının ne kadar çok katmanlı bir gelenekle şekillendiğini ortaya koyar.

Bu tarihsel sürekliliği okurken, mekânın yalnızca bir mimari yapı değil, “manevî hafıza alanı” olduğuna dair birçok iz taşıdığı görülür.

İstanbul’un karmaşasından çıkıp Mostar’a doğru yol aldığımda içimde belirgin bir huzursuzluk vardı. Kalabalığın insanı kendi özünden uzaklaştırdığı, İbrahim Kalın’ın ifadesiyle “özümüzü özlediğimiz bir çağda” yaşadığımız gerçeği zihnimde yankılanıyordu. Blagay’a giderken bunun sadece fiziksel bir yolculuk değil, kendi içimde uzun süredir ertelenmiş bir arayışın başlangıcı olduğunu sezdim.

Yol boyunca pencereden akıp giden manzaralarda daimi bir sessizlik hâkimdi; yeşilin tonları, taş evlerin sadeliği, nehir kenarında duran çocuklar… İçimde giderek büyüyen “yaklaşma” hissi, akademik metinlerde rastladığımız “mekânın ruhu” (genius loci) kavramının bizzat deneyimlenen bir karşılığı gibiydi.

Tekkenin yaslandığı dağın tefekkür ve tezekkür dolu atmosferi, beni Rabbimin yarattığı bu muazzam güzellikler üzerinde derinlemesine düşünmeye ve zamanla unutulmuş ya da gözümde sıradanlaşmış tüm güzel şeyleri yeniden anımsamaya vesile oldu. Bu derin huzur ve içsel yolculuk, insanı Allah’ın sonsuz büyüklüğü karşısında kendi yetersizliğini ve küçüklüğünü derinlemesine hissetmeye teşvik ediyor. Nehrin huzur veren sesine eşlik eden zikirler, ruhumuza sükûnet ve dinginlik sunar. Bu manevi atmosferde, Allah’ın yüceliği karşısında derin tefekküre dalarak, tezekkürün ne büyük bir nimet olduğunu anlamak mümkündür.

Nehrin kenarında otururken, suyun ritmik akışı ve kuşların melodik cıvıltıları arasında Allah’a olan yakınlığımı daha yoğun bir şekilde hissettim. Bu anlarda, kainatın muazzam düzeni ve insanın bu düzen içerisindeki mütevazı yeri üzerine derin düşüncelere daldım. Zikirlerin iç huzurunu arttıran melodisiyle, kalbimdeki sükûnet ve dinginlik giderek güçlendi. Allah’ın yüceliği ve kudreti karşısında tefekkür ederek, yaşamın her anında şükretmenin ve tezekkür etmenin ne denli önemli olduğunu bir kez daha idrak ettim. Bu deneyim, ruhumda derin izler bırakarak, Allah’a olan teslimiyetimi ve bağlılığımı güçlendirdi.

Tekkeye doğru çıkan yokuşta karşıma altı adet “هُو – Hû” tabelası çıktı. Tasavvuf literatüründe Hû zikri, varlığın özüne işaret eden ilâhî bir hatırlatmadır. Nefsin yedi mertebesini düşündüğümde “neden altı tabela var?” sorusu zihnime takıldı. O an bunun cevabını arayacak hâlde değildim, fakat hissettiğim şey açıktı: Her tabela, sanki içimde bir perdenin aralanması gibiydi. Nefsin mertebeleriyle mekânın fiziksel durakları arasında kurulan bu ilişki, tasavvufun “yol” metaforunun somutlaşmış bir biçimi olmalıydı.

Bu gözlem, akademik çerçevede değerlendirildiğinde, tasavvufta eğitim sürecinin her zaman “mekânla kurulan ilişki” üzerinden ilerlediğini gösteriyor: Yol, yalnızca yürünmez; hissedilir, aşılır ve içselleştirilir.

Tekkenin kapısına vardığımda, “Biz canlı her şeyi sudan yarattık” (Enbiyâ, 30) ayeti yazılıydı. Bu ayeti defalarca okumuş olmama rağmen, o an bende uyandırdığı duygu tamamen başkaydı. Belki de suyun kaynağıyla yüz yüze gelmek, ayeti soyut bir ilke olmaktan çıkarıp fiziksel bir gerçekliğe dönüştürüyordu. Suyun ritmik akışı, insanın kendi iç akışını hatırlatıyordu.

Tasavvuf geleneğinde su, arınmanın, tecdidin ve ruhun “kaynağına dönüş”ünün metaforudur. Nehrin kenarında otururken bu metaforun nasıl canlı bir tecrübeye dönüştüğünü tüm benliğimle hissettim. Kuşların cıvıltısı, suyun serinliği, dağın gölgesi… Hepsi bir tür sessiz zikir gibiydi.

Rehber, tekkenin Osmanlı öncesine dayanan tarihsel kökenlerini anlatırken içerideki mimari düzen beni daha çok etkiledi. Ahşap kokusu, odaların sadeliği, dua eden insanların sessizliği… Mekânın müzeleşmemiş oluşu, ona “yaşayan tekke” niteliği kazandırıyordu. Modern restorasyonların çoğu ruhu törpüler; ancak burada ruh korunmuş, hatta daha görünür hale gelmişti.

Türkçe, Boşnakça ve İngilizce tabelaların varlığı, Sarı Saltuk’un türbesi… Tüm bunlar Balkanların tasavvufî tarihinin hem yerel hem de uluslararası bir boyuta sahip olduğunu gösteriyordu.

Bu bağlamda Blagay Tekkesi, yalnızca bir ziyaret noktası değil, “Müslüman Balkan kimliğinin sürekliliğini temsil eden bir hafıza mekânı”dır.

Tekkenin içerisinde, Sarı Saltuk’a ait olduğu söylenen bir mezar da bulunmaktadır. Her Pazar akşamı zikir ayinlerinin yapıldığı tekkede, her yıl mayıs ayında on binlerce insanın katıldığı mevlit programı düzenlenmektedir. Türkçe tabelalar beni şaşırttı. Türkiye, en çok turist gönderen ülkelerden biri olduğundan, dört dilde yazılmış tabelalar görmek ilginçti. Tabeladan aktarılan bilgilere göre: “15. yy başlarında Alperenler (dervişler) tarafından; ‘Yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmek’ idealiyle kurulan tekke; tarihinde Kadiri, Rufai, Halveti ve Nakşibendi tarikatlarına ev sahipliği yapmış ve halen de yapmaya devam etmektedir.

Türbe (Sarı Saltuk ve Şeyh Açıkbaş), ibadet odaları, misafirhane, mutfak, hamamlık, iç avlu ve abdesthane bölümlerinden oluşmaktadır.” Tabelaya ek olarak, meyilli bir arazide yer alan tekkenin, çok küçük bir bodrum katı, kâgir bir zemin ve onun üstünde ahşap bir zeminden oluşmakta. Bodrum katı şu an tekkede yaşayanların eşyalarının sergilendiği bir yer. Diğer katlarda da tekkenin iç yapısı korunmuş durumda. Tekkeyi müzevari bir yer haline getirmelerinden endişe duyuyordum, fakat gittiğimde kadınlar ve erkekler için namaz kılacak odalar ayarlanmış olduğunu görmek yüreğime su serpti. Tekkenin manevi havasını kaybetmemesi o kadar kıymetli ki. Bu ortamda öğle namazımızı eda ettik. Manevi açıdan oldukça besleyici olan bu küçük tekke, konumu itibariyle de Buna Nehri’nin kaynağında yer alması hasebiyle büyük bir önem taşımaktadır. Buna Nehri’nin kaynağında, insanın kendi ruhsal kaynağına yolculuk yapma fırsatı elde etmesi kadar kıymetli bir şey yok.

Dağın eteğinde otururken insanın kendi acizliğini hissetmesi neredeyse kaçınılmazdır. Bu hâl, doğayla kurulan ilişkinin yalnızca estetik bir deneyim değil, aynı zamanda metafizik bir yüzleşme olduğunu gösterir. İnsan, dağın karşısında kendi küçüklüğünü; suyun karşısında kendi kırılganlığını fark eder.

Blagay’da yaşadığım tefekkür, teorik olarak bildiğim birçok kavramı içsel bir tecrübeye dönüştürdü:

Acziyet, teslimiyet, şükür, sükûnet, yolculuk, yolcu olmak

Belki de bu yüzden Blagay’a gitmek, dışarıdan bakıldığında bir gezi; içeriden bakıldığında ise bir “benlik araştırması”dır.

Tekkenin yanında dalgalanan Osmanlı sancağı, Balkanlarda Osmanlı mirasının yalnızca askeri veya siyasi değil, esasen manevi bir iz taşıdığını gösteriyordu. Osmanlı’nın fetih politikasının merkezinde toprak kazanmak değil, gönülleri kazanmak olduğu fikri, burada fiziksel bir sembole dönüşüyordu.

Yunus Emre’nin meşhur dizeleri zihnimde belirdi:

“Ben gelmedim dava için,
Benim işim sevi için…”

Bu mısralar, Blagay’ın taşıdığı ruhu tam olarak yansıtıyordu: Burada sevgi, hoşgörü ve irfan, suyun akışı gibi doğal bir şekilde varlığını sürdürüyor.

Blagay Tekkesi’nde geçirdiğim vakit, bana mekânların insan ruhu üzerindeki etkisinin ne kadar derin olabileceğini gösterdi. Bu tekke, tarihin, doğanın ve maneviyatın birleştiği özel bir kavşak noktası. Oraya vardığımda dışarıdan bakınca sıradan bir ziyaretti; ayrılırken bunun içimde bir dönüşümün başlangıcı olduğunu fark ettim.

Bu ziyaret, mekânın insan üzerindeki ruhani etkisinin nasıl kültürel bir sürekliliğe dönüştüğünü gösteren bir örnektir.

Kaynakça

https://islamansiklopedisi.org.tr/hu

Benzer Yazılar

Yorum Yap