18. Yüzyıl Bosna’sında Bir Sufininin Düşünce Haritası: Ahmed Gurbî ve Divanı

18. Yüzyıl Bosna’sında Bir Sufininin Düşünce Haritası: Ahmed Gurbî ve Divanı

[Ahmed Gurbî Divanı Atatürk Kitaplığı, Nadir Eserler,109]

Derviş Ahmed Gurbî Baba (ö. 1776)[1], 18. yüzyıl Osmanlı tasavvuf edebiyatının son dönem temsilcilerinden biridir. Bu dönem, klasik Osmanlı edebiyatının çözülmeye başladığı ancak tasavvufun halk nezdinde hâlen güçlü anlam bulduğu bir geçiş sürecidir. Balkanlar’da, özellikle Bosna Yenipazar çevresinde faaliyet gösteren Gurbî, hem Nakşibendî hem de Bektaşî gelenekleri kendinde toplayan özgün bir sûfî-şairdir. Gurbî’nin şiirleri, 18. yüzyıl Osmanlı dünyasında tevhid tasavvurunun Balkanlardaki yansımalarını anlamak bakımından da önem arz eder. Bu noktada Gurbî’nin şiir dili hem klasik divan geleneğini hem de coğrafyadaki tasavvuf kültürünün özgünlüğünü bir arada taşır. Dolayısıyla onun eserindeki incelikleri fark etmek, yalnızca bireysel bir şair portresini değil; aynı zamanda çok katmanlı bir geleneği anlamayı sağlar. Bu yazıda, Gurbî’nin hayatına kısaca değindikten sonra divanın merkezinde yer alan tevhid, seyrüsülûk ve aşk/öz bilinç kavramları etrafında metin merkezli incelenerek, şairin varlık düşüncesi yansıtmaya çalışacağız.

[Ahmed Gurbî’nin Yenipazar Gaziler Mezarlığındaki Kabri, Rıdvan Saygılar Mart 2025]

Gurbî’nin Hayatı ve Tasavvufî Çevresi

Gurbî’nin nereli olduğu hakkında kaynaklar farklı kanaatler[2] belirtse de divanında şairin bizzat kendisinden Bosna Yenipazarlı olduğunu öğrenmekteyiz. Şair bir beytinde bu tartışmaları sonlandıracak şekilde kimliğini açıkça ortaya koymaktadır [Diyarumdur benim Bosna biladı / Benim şehrüm Yenipazar içinde][3]

Divanını 25 yaşında kaleme almaya başlayan Derviş Ahmed bir dönem Edirne’deki Seyyid Ali Sultan (ö. 1420) dergahında bulunmuş, genç yaşta eşini ve bir oğlunu kaybetmesinin ardından Tuna boylarında sefer halinde uzun zamanlar geçirmiş daha sonra yine memleketi Yenipazar’a dönerek burada faaliyetlerde bulunmuştur. Gurbi, bu mahlası alma nedenine ve yaşadıklarına divanında şöyle işaret eder [Aceb hâl oldı iy dilber bana kendu diyarımda / Diyâr-ı gurbete çıkdum yine öz ihtiyarımla][4]

Tasavvufî irtibatlarına bakıldığında, Gurbî’nin hem Nakşbendî hem Bektaşî gelenekleri sentezleyen bir çizgide durduğu görülür. Divanının başında yer alan mesnevide Hz. Peygamber, Ehl-i Beyt ve Hulefa-i Raşidîn’e atıflar bulunur, Hz. Ali çokça anılır, ardından Hacı Bektaş-ı Velî (ö. 1271), Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli), Rahmi mahlaslı Muhammed Muslî (ö. 1797) gibi isimleri pîr, mürşid ve rehberi olarak zikreder. Bu anlatım, onun Bektaşî geleneğiyle kuvvetli bir irtibat kurduğunu gösterir. Ancak, Divan’ın çeşitli beyitlerinde davet ettiği, hakkı bulmak için asıl gerekenin Hace Bahaüddin Nakşibend’in yolu[5] olduğunu belirtir. Divanda onun yoluna özgü “huş der dem”, “nazar ber kadem” gibi ilkelerin açıkça yer alması; dini pratiklerin yerine getirilmesi ve şeriatın zahirine yönelik sürekli vurgu onun aynı zamanda Nakşî terbiyesinden de geçtiğini düşündürür. Bu tavır Balkanlar’da alışılan gelen pratiklerden uzak Bektaşi tasavvurunun ötesindedir. Dolayısıyla Gurbî’nin kimliği, iki büyük geleneğin birleştiği manevî bir sentez noktasıdır.

[Seyyid Ali Sultan Dergâhı, Batı Trakya Haber Ajansı]

Tevhid Anlayışı

Gurbî’nin düşünce dünyasının merkezinde tevhid kavramı yer alır.

O tevhidi salt bir inanç ilkesi değil, bütün bir varlık tasavvuru olarak ortaya koyar. Varlıkta görülen her şey, Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisidir; çokluk, birliğin gölgesidir.

Şair bir beytinde, [Kamu mahlûk u eşyâda heman sen arif ol fehm it / Ol Allahü Teâlâ’dur beher dem kabz u basıt] diyerek, görünen varlıkların ilahî kaynağını vurgular ve esma-i ilahiyeye açıkça atıfta bulunur. Bu bakış ve yaklaşım, İbnü’l-Arabî’nin ortaya koyduğu vahdet-i vücûd öğretisiyle yakından ilişkilendirilebilir.

Gurbî, insanın varlık iddiasını ortadan kaldırarak tevhid bilincine ulaşacağını savunur ve bunun için az yeme, az içme, az uyuma, sürekli niyaz halinde olma, arzuları terk etme, feragat halini devam ettirme gibi mücahede yollarına başvurulması gerektiğini dile getirir. Bunlar vesilesiyle ve Hakk’ın yardımıyla sonunda ulaşılacak menzil kendi ifadesiyle şöyledir. [Ne ben varum ne sen varsın, kamu varlık İlâhundur.] Burada insan, kendi varlığını feda ederek hakikatin mutlak birliğini idrak eder.

Bu idrak, yalnızca zihinsel değil; aynı zamanda yaşanan bir hâl, yani zevk ve tatma düzeyindedir. Tevhid bilincine ulaşan kişi, eşyada Allah’tan başka bir varlık görmez; konuşan, düşünen, hareket eden her şeyde Hakk’ın tecellisini müşahede eder.

Gurbî’nin [Bu nutık sen dime derler hatadır / Direm ben çün bana Hak’dan atâdır.] beyti, bu bilinç hâlinin dildeki yansımasıdır. Artık konuşan birey değil, konuşan Hak’tır. Bu durum, fenâ-fillah tecrübesinin kelimeye dönüşmüş hâlidir.

Manevî Yolculuğun Ana Prensipleri

Tasavvufta seyrüsülûk, insanın nefsinden başlayarak Hakk’a doğru yaptığı içsel yolculuğu ifade eder. Gurbî’nin şiirleri, bu yolculuğun aşamalarını hem öğretici hem de tecrübî bir üslupla dile getirir. Ona göre sülûkun ilk basamağı, nefsi arındırmak ve dünyevî bağlardan sıyrılmaktır. Şair, [Bahâyim hasletün terk et berü gel sende insan ol.][6]diyerek, nefsi hayvani hasletlerinden arındırmadan kemale erişilemeyeceğini belirtir. Bu beyitteki ‘hayvani haslet’ ifadesi, insanın içindeki bencil yönü, arzularına esir olmuş yanını temsil eder. Gurbî, bu arzuların kontrol altına alınmasıyla ruhun saflaşacağını, böylece hakikate yönelişin mümkün olacağını söyler.

Seyrüsülûkün ikinci öne çıkan ilkesi, sadıklarla beraberliktir. Gurbî, manevi yolculuğun yalnız yürünecek bir yol olmadığını vurgular. [Sadıklar ile daim ol, sıdk ile daim kaim ol]⁸ beytiyle, mürşid ve dost meclisinin önemine işaret eder. Bu bağlamda sohbet, yalnızca bilgi aktarımı değil, ruhî bir birlikten hâlin sirayetidir. Üçüncü ilke ise ibadetlerin sürekliliğidir. Gurbî, [Gurbiyâ savm u salâtı virdi terk itme sakın / Uyma ol bî-akla bir dem kim Huda bilmez nedür.] diyerek, ibadetlerin hakikate giden yolda vazgeçilmez bir araç olduğunu hatırlatır.

Şairin nazarında şeriat, hakikat yolunun zeminidir; birini terk ederek diğerine varılamaz. O sanki karşısında böyle bir kitle olduğunun ve onlarla mücadele ettiğini de hissettirmektedir.

Aşk ve Öz Bilinç

Gurbî’nin şiirlerinde en belirgin temalardan biri aşk ve öz-bilinç ilişkisidir. Ona göre aşk, insanın varlıkla ilişkisini yeniden tanımlayan bir bilgi biçimidir. Tasavvufî gelenekte sıkça atıf yapılan [Men ‘arafe nefsehu fekad ‘arafe rabbehu (nefsini bilen Rabbini bilir)] sözü, Gurbî’nin düşüncesinde temel bir referans noktasıdır. Şair, [Bendesiyem ben özümün bendesi / Mahlas ile Gurbîyem efgendesi] beytinde, insanın kendi özünü tanıma sürecinde hakikate ulaşacağını ifade eder. Bu anlayışta ‘öz’, insanın ilahî nefha taşıyan yönüdür; nefsini bilen, varlığın kaynağını idrak eder.

Gurbî’ye göre aşk, mecazî bir his değil, varlık bilincinin zirvesidir. [Toptoluyam leb-be-leb Hakk ile ben rûz u şeb / Bende bugün sırr-ı âb kavl ü karar bendedür.]¹¹ beyti, insanın her an Hakk ile dolu olduğunu anlatır. Burada aşk, insanın kendinden geçerek Hak’ta yok olması, yani fenâ hâline ulaşmasıdır. Aşk aracılığıyla insan, hem özünü hem de Rabbini tanır; öz-bilinç, aşkın tecrübesiyle tamamlanır. Dolayısıyla Gurbî’nin aşk anlayışı, epistemolojik bir fonksiyon taşır; aşk, bilginin bir yolu, hatta kendisidir.

Derviş Ahmed Gurbî Baba, 18. yüzyıl Osmanlı düşünce dünyasında tasavvufun estetik ifadesini Balkan coğrafyasına taşıyan özgün bir sûfîdir. Divanı, tevhid, seyrüsülûk ve aşk temaları etrafında şekillenen tutarlı bir metafizik sistem sunar. Tevhid anlayışıyla varlığı birliğe tahsis eder; seyrüsülûk anlayışıyla insanın arınma sürecini öğretir, aşk anlayışıyla bilginin hakikate dönüşümünü açıklar. Bu yönüyle Gurbî, yalnızca bir şairi değil, aynı zamanda tecrübe ve düşünceyi metninde işleyen bir sufi olarak değerlendirilmeyi hak eder. Eserinin Balkan tasavvufu içinde yeniden yorumlanması, Osmanlı son dönem tasavvuf geleneğinin devamlılığını anlamak bakımından da büyük önem taşımaktadır.

Not: Bu metin VI. Üsküp Düşünce Okulu Sempozyumu’nda (VI. Üsküp Düşünce Okulu Mezuniyeti) sunulmuştur.

Kaynakça

Akbulut, Sibel. 18. Yüzyıl Şairi Gurbî’nin Divanı. İstanbul: Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007.

Bursalı Mehmed Tahir Bey. Osmanlı Müellifleri. Hazırlayanlar: Fikri Yavuz ve İsmail Özen. İstanbul: Meral Yayınevi, 1972.

Gümüşoğlu, H. Dursun ve Erdoğan Ağırdemir. Gurbî Dîvân: Bektaşi Edebiyatının Son Klasiği. İstanbul: Vakıfbank Kültür Yayınları, 2025


[1] H. Dursun Gümüşoğlu, Erdoğan Ağırdemir, Gurbî Dîvân Bektaşi Edebiyatının Son Klasiği, (İstanbul: Vakıfbank Kültür Yayınları, 2025)

[2] Bursalı Mehmed Tahir Bey, Osmanlı Müellifleri, haz. Fikri Yavuz-İsmail Özen. (İstanbul: Meral Yayınevi, 1972) 133. Burada Mehmed Tahir’in verdiği bilgiler diğer kaynaklarla uyum sağlasa da memlekete dair çelişkinin Arap alfabesi kullanımında Tosya ve Bosna kelimelerinin yazımındaki imla hatalarından kaynaklanabildiği düşünülmektedir. Zira “ت” ve “ب” harflerinin yazımında noktaların yanlış yerlere konması yahut noktasız yazımı bu hatayı ortaya çıkarabilir. Bu yazım hatası üzerinden gidildiğinde aslında bir çelişki bulunmadığı da düşünülebilmektedir.

[3] Sibel Akbulut, 18.Yüzyıl Şairi Gurbî’nin Divanı (İstanbul: Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007) 18.

[4] H. Dursun Gümüşoğlu, Erdoğan Ağırdemir, Gurbî Dîvân Bektaşi Edebiyatının Son Klasiği, 25

[5] Akbulut, 18.Yüzyıl Şairi Gurbî’nin Divanı, 123-124

[6] Akbulut, 18.Yüzyıl Şairi Gurbî’nin Divanı, 49

Benzer Yazılar

Yorum Yap